Vakti Gelmeyen Hiçbir Şey Olmaz.
İnsan bazen hayatının kapısını saatlerce çalar ve içeriden tek bir ses bile gelmez. Sonra yorulur, kırılır, vazgeçmek üzereyken kapının aslında kilitli olmadığını fark eder. Yalnızca vaktini beklemektedir.
Hayatın en ağır imtihanlarından biri de budur. İnsan ister, çalışır, mücadele eder ve yine de beklemek zorunda kalır. Çünkü her şeyin bir vakti vardır.
Bunu bize yalnızca saatler ve takvimler anlatmaz. Rûmî takvimden hicrî takvime, Maarif Takvimi'nin yapraklarından duvarlarımızdaki takvimlere kadar bütün zaman ölçüleri aslında bize aynı gerçeği hatırlatır: Zaman insanın elindeki en kıymetli emanettir.
Bir takvim yaprağını kopardığımızda yalnızca bir günü geride bırakmayız. Ömrümüzden bir parçayı da geride bırakırız.
Bu yüzden insanın kendisine zaman zaman şu soruyu sorması gerekir:
Ben geçen zamana mı üzülüyorum, yoksa geçen zamanın içinde ne yaptığımı mı sorguluyorum?
Benim için hayat biraz da bu sorunun cevabından ibarettir.
İnsan dünyaya geldiği bölgenin, ailesinin ve yaşadığı şartların izlerini taşır. İç Anadolu'nun bozkırında yetişen bir insan, hayatın kolay tarafını erken yaşta öğrenmez. Toprağın sabrını, emeğin değerini, yokluğun ne demek olduğunu bilir. Rüzgârı da tanır, poyrazı da.
Belki bu yüzden bazı insanlar fırtınaya karşı daha dayanıklı olur.
Fırtınalar kopar ama herkes bunu görmez. Bazı insanlar yaşadıklarını anlatmak yerine susmayı seçer. Özellikle kadınlar, çoğu zaman kendi içlerinde büyük mücadeleler verirken dışarıya güçlü görünmeyi öğrenir.
Kızlara şanslı olduklarını söylerler.
Ben ise kızların yalnızca şansa değil, hakka ve fırsata ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü toplum bazen kadınlardan hem güçlü olmalarını hem de güçlerini belli etmemelerini bekler. Başarmalarını ister ama önlerine çıkan engelleri görmezden gelir. Fedakârlık bekler ama fedakârlığın karşılığını çoğu zaman konuşmaz.
Kadın, gerektiğinde hem ana hem baba olur.
Bunun ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu en iyi anneler bilir.
Annemin belki de bu yüzden üzerime titrediğini düşünüyorum. İnsan annesinin sevgisini yaşarken onun arkasındaki korkuları her zaman göremiyor. Yıllar geçtikçe bazı davranışların anlamı değişiyor. Çocukken fazla gelen bir ilgi, insan büyüdüğünde büyük bir sevginin sessiz ifadesine dönüşüyor.
Annemin üzerime titremesinde yalnızca annelik duygusunu değil, hayatın ona öğrettiklerini de görüyorum.
Çünkü hayat insana bazı dersleri kitaplardan önce verir.
Felsefe de burada başlar.
İnsan kendisini sorgulamaya başladığı gün yalnızca hayatı değil, dünyayı da anlamaya çalışır. “Ben kimim?” sorusu zamanla “Nasıl yaşamalıyım?” sorusuna dönüşür. Sonra insanın karşısına özgürlük, bağımsızlık, adalet ve sorumluluk gibi büyük meseleler çıkar.
Özgürlük, insanın istediği her şeyi yapması değildir.
Özgürlük, yaptığı seçimin sorumluluğunu taşıyabilmesidir.
Bağımsızlık da yalnızca bir ülkenin sınırlarını korumakla tamamlanmaz. İnsanların kendi iradeleriyle yaşayabilmesi, düşüncelerini korkmadan ifade edebilmesi ve geleceğini kendi elleriyle kurabilmesi gerekir.
Bir yıldız gemisini düşünün. Karanlık ve uçsuz bucaksız bir boşlukta yol alıyor. Gideceği yer belli, fakat yol boyunca karşılaşacağı her şeyi önceden bilmiyor. İnsan hayatı da böyledir. Önümüzde bir hedef olabilir ama o hedefe ulaşırken hangi rüzgârla karşılaşacağımızı bilemeyiz.
Önemli olan geminin fırtınaya hiç yakalanmaması değildir.
Önemli olan, fırtına çıktığında dümeni kimin tuttuğudur.
İnsan için en büyük zafer de başkasını yenmek değildir. Asıl zafer, insanın kendi içindeki korkuyu, öfkeyi, tembelliği ve umutsuzluğu yenmesidir.
Bazen en zor rakibimiz kendimiz oluruz.
Sabır da tam burada anlam kazanır.
Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Sabır, mücadele ederken sonucunu hemen görememeyi kabul etmektir. Acıdır, çünkü insan istediği sonuca hemen ulaşamaz. Meyvesi tatlıdır, çünkü insan beklerken güçlenir.
Yazmak da sabır ister.
Bir cümlenin arkasında bazen yıllar vardır. Bir şiirin içinde bir ömür saklanabilir. Bir köşe yazısının birkaç paragrafına bir insanın gördüğü dünya sığabilir.
Yazmanın zorluğu kelimelerin azlığından kaynaklanmaz. Asıl zorluk, insanın içindeki kalabalığı doğru kelimelerle anlatabilmesidir.
İlk çeviri romanların başka dünyaları Türk okuruna taşıması gibi, bugün yazılan her iyi metin de insanın önüne başka bir dünyanın kapısını açabilir. Yazarın görevi yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir. Okuyucunun zihninde bir soru bırakmak, kalbinde bir duygu uyandırmak ve onu kendi hayatına başka bir gözle bakmaya yöneltmek de yazının sorumluluğudur.
Şair evlenmesi gibi edebiyatımızın önemli dönemeçleri de bize toplumun nasıl değiştiğini gösterir. Edebiyat, yalnızca geçmişi anlatmaz. Toplumun dönüşümünü de kayda geçirir. İnsanların aşkını, korkusunu, evliliğini, özgürlüğünü, aile anlayışını ve dünyaya bakışını zamanın aynasında gösterir.
Zeval ise kaçınılmazdır.
İnsan için de toplum için de devlet için de hiçbir güç sonsuza kadar aynı yerde kalmaz. Dünyanın değişmeyen tek gerçeği değişimdir. Bu nedenle insanın elindeki imkânların değerini bilmesi gerekir.
Burada adaletin önemi ortaya çıkar.
Cicero'nun adalet ile devlet arasındaki bağı vurgulayan düşüncesi, yüzyıllar geçmesine rağmen bugün de anlamını korur. Çünkü devletin gücü yalnızca ordusundan, ekonomisinden veya kurumlarından gelmez. İnsanların adalete duyduğu güven de bir devletin gerçek gücünü belirler.
Adaletin olmadığı yerde güven azalır.
Güvenin azaldığı yerde insan birbirinden uzaklaşır.
İnsanların birbirinden uzaklaştığı yerde toplumun ortak geleceği zayıflar.
Bu nedenle adalet yalnızca mahkeme salonlarında konuşulacak bir kavram değildir. Bir annenin evlatları arasında ayrım yapmaması da adalettir. Bir yöneticinin liyakati gözetmesi de adalettir. Bir öğretmenin öğrencilerine eşit davranması da adalettir. Bir insanın kendisine yapılmasını istemediği haksızlığı başkasına yapmaması da adalettir.
Hayat bütün bunları aynı yerde buluşturuyor.
Takvim zamanı anlatıyor.
Felsefe insanı sorgulatıyor.
Edebiyat insanın dünyasını genişletiyor.
Özgürlük insanın iradesini koruyor.
Bağımsızlık başını dik tutmasını sağlıyor.
Sabır insanı olgunlaştırıyor.
Adalet ise bütün bunların birlikte yaşanabileceği zemini oluşturuyor.
İnsan bazen hayat şartları karşısında yorulabilir. Bazen istediği kapı açılmaz. Bazen verdiği emek karşılığını hemen bulmaz. Bazen de yıllarca beklediği bir şeyin neden gerçekleşmediğini anlayamaz.
İşte o zaman kendimize kızmak yerine zamanı anlamayı öğrenmeliyiz.
Belki henüz vakti gelmemiştir.
Belki hayat bizi istediğimiz yere değil, ihtiyacımız olan yere götürüyordur.
Belki bugün yaşadığımız güçlükler, yarın kuracağımız cümlenin en önemli kelimeleri olacaktır.
Bu yüzden ne rüzgârdan korkalım ne poyrazdan.
Fırtına çıktığında kendimizi kaybetmeyelim.
Yıldız gemisinin karanlıkta yolunu bulmasını sağlayan şey, gökyüzünün aydınlık olması değildir. Geminin yönünü bilen bir dümenin başında olmasıdır.
Hayatımızın dümeni de bizim elimizdedir.
Takvim yaprakları kopmaya devam edecek.
Zaman ilerleyecek.
Dünya değişecek.
İnsan büyüyecek, yaşlanacak, kaybedecek, yeniden başlayacak.
Fakat geriye tek bir soru kalacak:
Bize verilen ömrün hakkını verdik mi?
Cevabımız evetse, işte o zaman gerçekten yaşamışız demektir.
Çünkü insanın en büyük zaferi dünyayı değiştirmek değil, dünyaya rağmen kendisini kaybetmemektir.
Ve unutmayalım:
Her şeyin bir vakti vardır. Fakat insanın kendisi olmasının vakti, erteleyebileceği bir zaman değildir.
Yazar Birsen Eker