AYHAN ERCAN

ayhanercan@gmail.com

27.10.2026 tarihinde yayınlandı.

Kamu görevine başladığım yıllarda resmî yazılar hâlâ daktiloyla yazılıyordu. Sonra bilgisayar geldi, yazıcı geldi, kelime işlemci programları hayatımıza girdi. Ama daktilo öyle hemen masadan kalkmadı. Bugünden bakınca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Neden? Belki de yanlış soruyu soruyorduk. “Daktilodan vazgeçmeli miyiz?” yerine, “Daktiloyu neden kullanıyorduk?” diye sorsaydık cevap çok daha kolay bulunacaktı. Çünkü daktilo, o günün teknolojik imkânları içerisinde yazı yazmanın en uygun araçlarından biriydi. Teknoloji değiştiğinde, onu kullanmamıza sebep olan şartlar da değişmişti. “Neden” değişmişse, “nasıl”ın da değişmesi gerekirdi.

Ama alışkanlıkların ilginç bir tarafı vardır: Bir şeyi yeterince uzun süre yaparsanız, bir müddet sonra onu neden yaptığınızı unutup, yapılması gereken doğru şeyin zaten o olduğuna inanmaya başlayabiliyorsunuz.

Bilmemek mi, bildiğini sanmak mı?

Bilmemek başlı başına büyük bir sorun olmayabilir. İnsan bilmediğini biliyorsa sorar, okur, araştırır ve öğrenir. Asıl sorun, bilmediğini bilmemekle başlıyor. Çalışma hayatım boyunca bunun farklı örnekleriyle karşılaştım. Bir görevin “nasıl” yapılacağını bilen ama “neden” öyle yapıldığını hiç sorgulamayan insanlar gördüm. Yıllardır aynı şekilde yapılıyor olması, zamanla o yöntemin doğruluğunun kanıtı hâline gelebiliyordu.

Oysa yöntem ile amaç aynı şey değildir.

Bir uygulama belli bir ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmışsa, ihtiyaç veya şartlar değiştiğinde uygulamanın da yeniden sorgulanması gerekir. Aksi hâlde bir süre sonra ihtiyaca değil, alışkanlığa hizmet etmeye başlarız. Daktilo bunun sadece küçük ve bugün gülümseyerek hatırlayabileceğimiz bir örneği.

Yetki varsa sorumluluk nerede?

Benzer bir alışkanlığa yönetim anlayışında da rastlamak mümkün. Bazı yapılarda yetki yukarıya doğru çıkarken sorumluluğun aşağıya doğru indiğini görürsünüz. Üst karar verir, ast uygular. Fakat işler yolunda gitmediğinde sorumlunun kim olduğu bir anda bulanıklaşır.

Oysa bana göre yetki ile sorumluluk birbirinden bu kadar kolay ayrılamaz. Bir konuda karar verme yetkisine sahipseniz, verdiğiniz kararın sonuçlarından da payınıza düşen sorumluluğu taşımanız gerekir. Tersi de geçerli: Bir insandan sonuç bekliyorsanız, o sonucu oluşturabilecek ölçüde yetkiye de sahip olması gerekir.

“Yetki bende ama sorumluluk sende” anlayışı ne kadar sorunluysa, “sorumluluk bende ama hiçbir konuda karar veremem” durumu da o kadar sorunludur.

 

Belki mesele yine aynı yere çıkıyor: Yaptığımız şeyin yalnızca nasıl yapıldığını değil, neden öyle yapıldığını da bilmek.

Gelenekçi, gecikmiş bir yenilikçi olabilir mi?

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir şey var:

Her gelenekçi, bir müddet sonra gecikmeli olarak yenilikçi olmak zorunda kalabilir.

Çünkü dünya değişiyor. Siz değişmek istemeseniz bile şartlar değişiyor, teknoloji değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor. Bir noktadan sonra dün karşı çıktığınız yenilik, bugün kaçınılmaz hâle geliyor.

Sonunda siz de değişiyorsunuz. Aradaki tek fark, bunu kendi iradenizle değil, şartlar sizi mecbur bıraktığında yapmanız. İşte o aradaki zamanın bir bedeli var. Bazen kaybedilen zaman, bazen boşa harcanan kaynak, bazen kaçırılan fırsat...

Daktilo birkaç yıl daha masada durduğunda bunun bedeli belki birkaç kâğıt, biraz zaman ve biraz emekti. Fakat aynı zihniyet daha büyük kararların verildiği alanlara taşındığında, bedel de aynı ölçüde küçük kalmayabilir.

Peki ne yapacağız?

Bence başlangıç noktası şaşırtıcı derecede basit: Okuyacağız.

Ama sadece “ne yapmam gerekiyor?” diye okumayacağız. “Neden yapmam gerekiyor?” diye de okuyacağız. Ve okuduğumuzu yalnızca anlamaya değil, üzerinde düşünmeye de çalışacağız. Çünkü okumak bilgiye ulaşmamızı, düşünmek ise o bilgiyle ne yapacağımızı sağlar. Bir kuralın ne söylediğini bilmek başka, neden konulduğunu anlamak başka, bugün hâlâ aynı ihtiyaca cevap verip vermediğini düşünmek ise bambaşka bir şeydir.

Bir mevzuatı yalnızca maddeleriyle değil, hangi ihtiyacı çözmek için ortaya çıktığını anlamaya çalışarak okuyacağız. Bir uygulamayı bizden öncekiler öyle yaptığı için sürdürmek yerine, bugün hâlâ aynı amaca hizmet edip etmediğini düşüneceğiz. Çünkü düşünmeden yapılan iş, doğru yapılmış olsa bile neden doğru olduğunu bilmediğimiz bir iştir. Şartlar değiştiğinde de elimizde doğruyu bulmamızı sağlayacak bir düşünce değil, yalnızca tekrarlayabileceğimiz bir alışkanlık kalır. Ve belki en önemlisi, bilmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda bunu bir eksiklik veya mahcubiyet sebebi olarak görmeyeceğiz. Çünkü insanın bilmediğini öğrenmesi mümkündür. Bildiklerinin yanlış olabileceğini kabul etmesi ise biraz daha zordur.

Bir çivi, bir nal, bir at...

“Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir yiğidi, bir yiğit de bir ülkeyi kurtarır” derler. Bu zincirin tersine de işleyebileceğini unutmamak gerekir. Küçük görünen yanlışlar tekrarlandıkça alışkanlığa, alışkanlıklar zamanla çalışma biçimine dönüşür. Bir süre sonra kimse “Bunu neden böyle yapıyoruz?” diye sormaz. Belki de asıl tehlike yanlış yapmak değildir. Yanlış yaptığımızı fark etmemektir. Bunun için de bir yerden başlamak gerekiyor. Benim için o yer hâlâ aynı: Okumak, anlamak ve “neden?” diye sormaktan vazgeçmemek.

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.