Eksikliğin Dehlizlerinden Şifalı Bir Gökyüzü Kuran Edebiyat Yolcusu: Buse Yeşil
Dünyanın parıltılı illüzyonlarına, bencil hırslarına ve insanlığın o hazin düşüşüne denk geldiğimiz bu ahir zaman demlerinde; kalbini bir mısra gibi hırçın kentlerin taş duvarları arasından göğe doğru uzatan kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 22 Ekim 1991 tarihinde İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya gelen; babasız büyümenin getirdiği o derin kırılma noktasını kitapların şifalı sayfalarında birer sığınak ve tutunma biçimiyle aşan Değerli Müellif ve Edebiyat Yolcusu Buse Yeşil ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Dedelerinden tevarüs ettiği kitap tutkusunu Türk sanat müziğinin, tiyatronun ve klasik edebiyatın o zarif iklimiyle harmanlayan; çocuk eseri "Renkli Bisiklet Turu" ile dimağlara dokunup yoldaki ilk romanıyla sînelere fener yakmaya hazırlanan yazarımızın o adaletli ve zanaatkâr terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Buse Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece dijital mecralarda edebiyat içerikleri üreten popüler bir isim olarak değil; "Kitaplar benim için yalnızca okunacak nesneler olmadı; onlar, hayata tutunma biçimimdi" diyerek kelamın, vefanın ve zanaatın namusunu kuşanmış kavi bir kalem olarak burada ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o resmi ezberlerin ötesinde kendi kendini okuyarak yetiştirmiş dürüst ömür çizginizi tanıyarak başlayıp soralım: Buse Yeşil kimdir? Bir okur sizin dünyanıza adım attığında sînesinde geçmişten geleceğe nasıl bir uyanışla karşılaşmalıdır?
Buse Yeşil, hayatı kitapların satır aralarında yeniden kurmayı öğrenmiş bir okurdur. Kendimi önce “okur”, sonra yazar ve içerik üreticisi olarak tanımlıyorum. Çünkü yazdığım, anlattığım ve ürettiğim her şeyin kaynağında yıllardır süren o okuma yolculuğu var.
22 Ekim 1991’de Beşiktaş’ta doğdum. Çocukluğum, hayatın bazı eksiklikleriyle erken tanıştığım yıllardı. Beni anneannem ve dedem büyüttü. Dedem, elime verdiği her kitapla yalnızca yeni hikâyeler değil, yeni ufuklar açtı. Bugün geriye dönüp baktığımda, beni yetiştirenin sadece zaman değil; okuduğum insanlar, tanıdığım kahramanlar ve satır aralarında kurduğum o görünmez dostluklar olduğunu görüyorum.
Benim için kitaplar hiçbir zaman yalnızca okunacak nesneler olmadı. Bazen bir öğretmen, bazen bir sığınak, bazen de insanın kendi kalbine tutulmuş bir ayna oldular. Belki de bu yüzden sosyal medyada yaptığım her paylaşımın merkezinde sadece kitap tanıtmak değil, insanları yeniden okumaya, düşünmeye ve hissetmeye davet etmek var.
Bir okur benim dünyama adım attığında, çok kitap okuyan birini değil; kitapların insanı dönüştürebileceğine bütün kalbiyle inanan bir yol arkadaşını görsün isterim. Çünkü ben edebiyatın yalnızca bilgi kazandırdığına değil, insanın karakterini incelttiğine, merhametini çoğalttığına ve umut duygusunu diri tuttuğuna inanıyorum.
Geçmişime baktığımda beni ben yapanın yaşadığım eksiklikler değil, o eksikliklerin içinde kurduğum umut olduğunu görüyorum. Geleceğe baktığımda ise geride sadece okunmuş kitaplar değil; bir insanın yeniden kitaplarla tanışmasına vesile olmuş samimi bir iz bırakabilmeyi diliyorum. Eğer bir okur, benim dünyamdan ayrılırken kalbinde okumaya, düşünmeye ve daha iyi bir insan olmaya dair küçük de olsa bir kıvılcım taşıyorsa, kendimi bahtiyar hissederim.
Hayatınızın ilk ve en derin kırılma noktasının, babasız büyümüş bir çocuk olmanız olduğunu hasbi bir dille itiraf ediyorsunuz. Çocukken eksikliğini hissettiğiniz o demlerin zamanla karakterinizin bir parçasına dönüşmesi ve kendinize ait o sâfi dünyayı kitapların arasında kurarak teselli bulma serüveniniz sînenizde nasıl bir sorumluluk devrimi başlattı?
Babasız büyümek, çocuk yaşta tarif edemediğiniz ama ömrünüz boyunca sessizce taşıdığınız bir boşluk bırakıyor insanın içinde. Çocukken adını koyamadığım o eksiklik, zamanla karakterimin en belirleyici parçalarından birine dönüştü. Uzun yıllar, sahip olamadıklarıma baktım. Sonra fark ettim ki insanı olgunlaştıran şey, eksiklikleri değil; onlarla kurduğu ilişkidir.
Ben o boşluğu kırgınlıkla değil, kitaplarla doldurmaya çalıştım. Her okuduğum eser, bana yeni bir pencere açtı. Roman kahramanlarıyla cesareti, şairlerle sabrı, düşünürlerle insan ruhunun derinliklerini tanıdım. Kitaplar bana sadece bilgi vermedi; hayatı anlamayı, insanı yargılamadan dinlemeyi ve en önemlisi, umudu kaybetmemeyi öğretti.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki çocukluğumun o sessiz yalnızlığı, beni başkalarının acısını daha iyi duyabilen bir insana dönüştürdü. Belki de bu yüzden yaptığım her işte, yazdığım her satırda ve anlattığım her kitapta bir gönle dokunabilme sorumluluğu hissediyorum. Çünkü bir insanın hayatına bazen tek bir cümle, bazen de doğru zamanda karşısına çıkan tek bir kitap dokunabiliyor.
Yaşadığım eksiklik bana şunu öğretti: İnsan, başına gelenlerle değil; onlardan ne inşa ettiğiyle hatırlanır. Ben de kendi hikâyemi kırgınlıkların üzerine değil, umudun, gayretin ve edebiyatın üzerine kurmayı seçtim. Eğer bugün bir insan, benim tavsiye ettiğim bir kitap sayesinde yeniden okumaya başlıyor, hayata başka bir pencereden bakabiliyor ya da kendini biraz daha iyi hissedebiliyorsa, çocukluğumun o sessiz imtihanının boşa yaşanmadığına inanıyorum.
Sizi sevgiyle büyüten anneannenizin ve hayatınızın yönünü değiştiren dedenizin miras bıraktığı ruhsal derinlik çok kavi. Okumayı bir alışkanlık değil bir yaşam biçimi haline getiren dedenizin elinize tutuşturduğu her kitapla açtığı o yeni ufkun, bugün yüz binlerce insana kitaplardan bahsettiğiniz o köklü kütüphanenin temellerini nasıl şekillendirdiğini sizden dinleyebilir miyiz?
Hayatımda bana en büyük mirası bırakan insanlar, anneannem ve dedem oldu. Anneannem sevgisiyle beni hayata bağladı; dedem ise zihnimi ve ruhumu besledi. Bugün sahip olduğum kitap sevgisinin, edebiyata olan bağlılığımın ve dünyaya bakışımın temelinde onların emeği vardır.
Dedem okumayı bana bir görev gibi değil, hayatın en doğal ihtiyacı gibi öğretti. Elime verdiği her kitap, aslında bana yeni bir dünya armağan ediyordu. O yaşlarda bunu fark etmiyordum. Sadece sayfaları çeviren bir çocuk olduğumu sanıyordum. Oysa bugün anlıyorum ki, her kitapla birlikte düşünmeyi, sorgulamayı, empati kurmayı ve insanı anlamayı öğreniyormuşum.
Kitapların insanı değiştirebileceğine olan inancım işte o günlerde filizlendi. Çünkü ben bunun yaşayan bir örneğiyim. Eğer dedem beni kitaplarla tanıştırmasaydı, bugün bambaşka bir hayatın içinde olabilirdim. Belki yine yaşamaya devam ederdim ama aynı derinlikle hissedebilir, aynı dikkatle bakabilir miydim, bilmiyorum.
Bugün yüz binlerce insana kitaplardan bahsedebiliyorsam, aslında o zincirin ilk halkası dedemin uzattığı o kitaplardır. Ben kendimi bu yolculuğun sahibi değil, emanetçisi olarak görüyorum. Bana emanet edilen okuma sevgisini, aynı samimiyetle başkalarına ulaştırmaya çalışıyorum. Bir insanın yeniden kitaplarla tanışmasına vesile olabiliyorsam, bunu kendi başarım olarak değil; yıllar önce dedemin attığı küçücük ama bereketli bir tohumun meyvesi olarak görüyorum.
İnsan bazen bir ömür boyunca kendisine bırakılan tek bir mirası taşır. Benim taşıdığım miras ne bir servet ne de maddi bir imkândır. Benim en büyük mirasım, dedemin bana kazandırdığı kitap sevgisi ve anneannemin yüreğime işlediği sevgidir. Hayatım boyunca da bu iki emanete layık olmaya çalışacağım.
Çocukluğunuzdan itibaren Türk sanat müziği, tiyatro, şiir ve klasik edebiyat hayatınızın ayrılmaz birer parçası olmuş. İnsan ruhunu bir romanın satırlarında, bir tiyatro sahnesinde ya da bir musiki eserinde aramış bir dimağ olarak; "Sanatın insanı incelttiğine, daha merhametli ve daha zarif kıldığına" dair inancınız, bencil çağın o hoyrat gürültüsüne karşı nasıl bir şifa barikatıdır?
Sanat benim hayatıma sonradan giren bir ilgi alanı olmadı; çocukluğumun tabii iklimiydi. Anneannem ve dedem evde sürekli Türk sanat müziği dinlerlerdi. Ben o nağmelerin içinde büyüdüm. Bugün hâlâ bir Müzeyyen Senar, bir Zeki Müren ya da bir Safiye Ayla sesi duyduğumda kendimi çocukluğumun o huzurlu evinde hissederim. O eserler bana sadece müziği değil, inceliği, sabrı ve duygunun zarafetini öğretti.
Dedemle sık sık tiyatroya giderdik. Sahnedeki her hikâye, insan ruhunun başka bir yüzünü tanımama vesile olurdu. Üstelik dedem çok güzel dans ederdi. Müziğin başladığı an yüzündeki tebessümü görmek, bana sanatın sadece izlenen ya da dinlenen bir şey olmadığını; yaşanan, hissedilen ve insanın karakterine işleyen bir hâl olduğunu gösterdi.
Şiir, roman ve klasik edebiyat da bu dünyanın doğal bir devamıydı. Zamanla anladım ki sanat, insana cevap vermekten çok doğru soruları sormayı öğretiyor. Bir roman, hiç tanımadığınız bir insanın acısını size hissettirebiliyor; bir şiir, söyleyemediğiniz duygulara tercüman olabiliyor; bir musiki eseri ise bazen tek kelime etmeden kalbinizin en sessiz yerine dokunabiliyor.
Bugün içinde yaşadığımız çağ, ne yazık ki hızın, tüketmenin ve gürültünün çağını yaşıyor. İnsanlar birbirini dinlemeye, anlamaya ve incelik göstermeye her zamankinden daha az vakit ayırıyor. Ben sanatın tam da bu noktada bir şifa olduğuna inanıyorum. Çünkü sanat insanın sesini yükseltmez; gönlünü derinleştirir. Daha çok bilen değil, daha çok hisseden insanlar yetiştirir.
Belki de bu yüzden kitaplardan, şiirden, tiyatrodan ve Türk sanat müziğinden hiç kopamadım. Çünkü bana göre medeniyet, önce insanın ruhunda başlar. Ruhunu sanatla besleyen bir insanın merhameti de nezaketi de hayata bakışı da değişir. Eğer bugün ürettiğim içeriklerde insanları kitaplarla yeniden buluşturmaya çalışıyorsam, bunun ardında çocukluğumdan bana kalan o kültür iklimini yaşatma arzusu vardır. Ben sanatın dünyayı bir anda değiştireceğine değil; insanı değiştireceğine inanıyorum. İnsan değiştiğinde ise dünya zaten yavaş yavaş değişmeye başlar.
Hayatın size kolay yollar sunmadığını, ancak yaşadığınız her güçlüğün sizi üretmeye yaklaştırdığını söylüyorsunuz. Özel sektörden sıyrılıp sosyal medyada edebiyat üzerine içerikler üretmeye başladığınızda; takipçi sayılarından ziyade, "Sizin sayenizde yeniden kitap okumaya başladım" diyen tek bir insanın mesajını en büyük kazanç ve adalet terazisi kılmanızı neye bağlıyorsunuz?
Hayatımın bir döneminde kadın giyim üzerine kendi işletmemi kurdum. Ticaretin içinde olmak bana disiplini, mücadeleyi ve emek vermenin değerini öğretti. Fakat zamanla şunu fark ettim: İnsan yalnızca geçimini sağlayacağı işi değil, ruhunu besleyen yolu da bulmak istiyor. Benim ruhumu besleyen şey ise her zaman kitaplar ve yazı oldu.
Bugün artık bütün vaktimi okumaya, yazmaya ve edebiyat üzerine üretmeye ayırıyorum. Çünkü insanın gerçekten ait olduğu yeri bulması, hayatındaki en büyük dönüm noktalarından biri oluyor. Ben de kendi yolumu kelimelerin arasında buldum.
Elbette sosyal medyada büyümek, daha fazla insana ulaşmak kıymetli. Ancak hiçbir sayı, bana gelen tek bir mesajın yerini tutmuyor. “Yıllardır kitap okumuyordum, sizin sayenizde yeniden başladım.” diyen bir insanın cümlesi, benim için binlerce beğeniden çok daha değerlidir. Çünkü ben hiçbir zaman sadece içerik üretmek istemedim; bir alışkanlığın yeniden filizlenmesine vesile olmak istedim.
Kitapların insanın hayatını değiştirebileceğine bizzat şahit olmuş biriyim. Çocukluğumda bana uzatılan bir kitap nasıl benim hayatımın yönünü değiştirdiyse, bugün benim önerdiğim bir kitabın da bir başkasının hayatına dokunabileceğine inanıyorum. Bu yüzden her paylaşımımı büyük bir sorumlulukla hazırlıyorum. Arkasında yalnızca bir algoritma değil, gerçek insanların hayatları olduğunu biliyorum.
Bazen bir mesaj alıyorum; “Artık çocuğumla birlikte kitap okuyoruz.” ya da “Aylar sonra ilk kez bir kitap bitirdim.” İşte o anlarda yaptığım işin karşılığını aldığımı hissediyorum. Çünkü geride bırakmak istediğim şey yüksek rakamlar değil; yeniden okuyan insanlar, yeniden düşünen insanlar ve kitaplarla yeniden tanışan hayatlar.
Ben başarıyı hiçbir zaman sadece görünür olmakla ölçmedim. Bana göre gerçek başarı, bir insanın kalbine dokunabilmek ve ona yeni bir pencere açabilmektir. Eğer bunu başarabiliyorsam, kendimi gerçekten zengin hissediyorum.
Yazmak, çocukluk yıllarından beri içinizde taşıdığınız en büyük hayalmiş ve bu inançla çocuk kitabınız "Renkli Bisiklet Turu"nu yayımlayarak dimağlara sâfi bir selam verdiniz. Çocukların o kirlenmemiş hayal dünyasına hitap etmek, içinizdeki o asil çocuğu korumada ve geleceğe kalıcı bir miras bırakmada nasıl bir dönüm noktası oldu?
Yazmak, çocukluğumdan beri içimde sessizce taşıdığım en büyük hayaldi. Daha o yıllarda kelimelerin insanın kalbine dokunabilen görünmez bir gücü olduğuna inanıyordum. Belki de bu yüzden ilk yayımlanan eserimin bir çocuk kitabı olması benim için sadece bir başlangıç değil, çocukluğumdaki Buse’ye verdiğim bir sözün yerine gelmesiydi.
Renkli Bisiklet Turunu yazarken yalnızca bir hikâye kurmadım; kendi çocukluğumun umutlarını, hayallerini ve masumiyetini de satırlara emanet ettim. Çünkü çocukluğum bana şunu öğretti: Hayat bazen insanın elinden birçok şeyi alabilir ama hayal kurma cesaretini alamaz. Ben de o cesareti hiç kaybetmemeye çalıştım.
Bugün bu kitaba bambaşka bir gözle bakmamı sağlayan çok kıymetli bir sebep daha var: Kızım Elif… Anne olduktan sonra çocukların dünyasını çok daha derinden anlamaya başladım. Onların bir söze, bir hikâyeye, bir kahramana nasıl yürekten bağlandıklarını kendi evimde yaşayarak görüyorum. Elif’in gözlerindeki merakı, heyecanı ve hayal gücünü izledikçe, çocuklara yazmanın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu her gün yeniden hissediyorum.
Çocuklar dünyaya henüz önyargılarla bakmıyor. Küçücük bir iyiliği kocaman bir mutluluğa dönüştürebiliyor, en sıradan anlarda bile mucizeler görebiliyorlar. Bence büyümek; o saf bakışı kaybetmek değil, onu koruyabilmektir. Yazarken de hep o duyguyu yaşatmaya gayret ediyorum.
Bir çocuk kitabı yazmak bana sadece “yazar” olmanın sevincini değil, gelecek nesillere karşı hissedilen derin bir mesuliyeti de öğretti. Çünkü çocuklara yazdığınız her cümle, onların hafızasında küçük de olsa bir iz bırakıyor. Bu yüzden yalnızca güzel bir hikâye anlatmayı değil; sevginin, merhametin, dostluğun ve umudun değerini hissettirebilmeyi önemsiyorum.
En büyük hayalim, yıllar sonra bir çocuğun kütüphanesinde benim kitabımla karşılaşmak ve belki de onun kitaplarla kuracağı dostluğun ilk adımlarından birine eşlik edebilmek. Eğer bir gün Elif büyüdüğünde ya da başka bir çocuk kitabımı eline aldığında, satırlarımın ona iyiliği, sevgiyi ve umudu fısıldadığını hissederse, bundan daha kıymetli bir miras bırakamam.
İnanıyorum ki insan bu dünyadan geriye bıraktığı sözlerle yaşar. Ben de yazdığım her eserle çocukların kalbine küçük ama kalıcı bir iyilik tohumu bırakabilmeyi diliyorum. Çünkü yarının daha güzel olması, bugün çocuklara anlattığımız hikâyelerle mümkün olacak.
Şu anda üzerinde büyük bir heyecanla çalıştığınız, yıllardır biriktirdiğiniz duyguların, gözlemlerin ve hayat tecrübelerinizin edebiyatla buluştuğu müstakbel ilk romanınızın hazırlık sürecindesiniz. Yakın zamanda okurlarla buluşmasını umut ettiğimiz bu çok özel çalışmanızın o hasbi müjdesini ve sâfi vizyonunu bizlerle paylaşır mısınız?
Uzun zamandır üzerinde çalıştığım roman, aslında yıllardır içimde sessizce büyüyen bir yolculuğun meyvesi. Her okuduğum kitap, her tanıklık ettiğim hayat, her sevinç ve her kırgınlık bu metnin bir yerinde kendine ince bir iz bıraktı. Bu yüzden benim için yalnızca yazılmış bir kurgu değil; zamanın, sabrın ve birikimin satırlara dönüşmüş hâli diyebilirim.
Romanımın merkezinde güçlü bir kadın karakter var. Ancak burada “güç” kavramını dışarıdan görünen bir direnç olarak değil, insanın kendi iç dünyasıyla verdiği sessiz mücadele olarak ele alıyorum. Kalabalıklar içinde hissedilen yalnızlık, insanın kendini arayışı, geçmişiyle hesaplaşması, hayata ve kendine dair geliştirdiği farkındalıklar romanın temel damarını oluşturuyor.
Bence insanın en büyük yolculuğu, dünyayı dolaşması değil; kendi içine cesaretle bakabilmesidir. Romanım da tam olarak bu iç yolculuğu anlatıyor. Okurun sadece olayları takip ettiği değil, karakterle birlikte düşündüğü, hissettiği ve zaman zaman kendi hayatına da dönüp baktığı bir eser olsun istiyorum.
Yazarken en çok önem verdiğim şey samimiyet oldu. Okurun, satırlarda yalnızca benim kurduğum bir karakteri değil, belki kendisini, belki yıllar önce susturduğu duygularını, belki de hiç dile getiremediği yalnızlığını bulabilmesini arzuluyorum. Çünkü inanıyorum ki edebiyatın en büyük gücü, insanı kendisiyle karşılaştırabilmesidir.
Henüz yolun başındayım ve romanımın olgunlaşması için aynı sabırla çalışmaya devam ediyorum. Bir hikâyenin sadece yazılmış olması değil, demlenmiş olması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden acele etmek yerine, okurun yıllar sonra bile hatırlayacağı bir eser ortaya koyabilmek için emek veriyorum.
En büyük dileğim, romanım okurun elinden düştüğünde geriye sadece güzel bir hikâye değil, uzun süre zihninde ve kalbinde yaşamaya devam edecek bir duygu bırakabilmek. Eğer bir gün bir okur bana, “Bu romanı okumadım, yaşadım.” derse, sanırım bir yazar olarak alabileceğim en kıymetli müjde de bu olur.
Son olarak; geçmişine döndüğünüzde kendisini var eden şeyin eksiklikler değil, o eksikliklerin içinden filizlenen umut olduğunu gören kavi bir usta olarak; Satır Arası masamızdan, ocağımızın o cihanşümul nidasıyla, sektör sınırı olmaksızın hayata yazarak, okuyarak ve severek köklü bir iz bırakmaya niyet etmiş tüm dimağlara bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Geçmişime dönüp baktığımda artık yaşadığım eksiklikleri değil, onların bana kazandırdığı insanı görüyorum. Hayat herkese aynı imkânları sunmuyor. Kimi sevgiyi eksik yaşıyor, kimi zamanı, kimi güveni… Fakat insanı asıl var eden, sahip olamadıkları değil; onlardan ne inşa ettiğidir.
Ben çocuk yaşta kitaplara tutundum. Kelimeler bana bazen bir dost, bazen bir öğretmen, bazen de sessizce omzuma dokunan bir yol arkadaşı oldu. Bugün yazıyor, okuyor ve üretiyorsam bunun sebebi, bir zamanlar bir kitabın benim hayatıma ışık tutmuş olmasıdır. Şimdi aynı ışığı, imkânım ölçüsünde başkalarına ulaştırmaya çalışıyorum.
İnsan bu dünyadan geriye sadece başarılarıyla değil, dokunduğu hayatlarla kalıyor. Bu yüzden gençlere, yazmaya gönül verenlere, okumayı hayatının merkezine koymak isteyenlere söylemek istediğim tek şey şu: Kendinizi hiç kimseyle yarıştırmayın. Kaleminiz başkasına benzemesin, sesiniz başkasının yankısı olmasın. Çok okuyun, çok gözlemleyin, çok hissedin ama en önemlisi hakikatinizi kaybetmeyin. Çünkü samimiyet, yıllar geçse de değerini yitirmeyen tek dildir.
Hayat bazen uzun bir kış gibi gelebilir. Yorulduğunuz, yalnız kaldığınız, anlaşılmadığınızı düşündüğünüz zamanlar olacaktır. Fakat toprağın en güçlü çiçekleri de en sert kışlardan sonra filizlenir. Yeter ki umudunuzu kaybetmeyin. Çünkü umut, insanın yeniden ayağa kalkabilmesini sağlayan en büyük kuvvettir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, beni ben yapanın yaralarım değil; o yaraları iyiliğe, emeğe ve üretmeye dönüştürme gayretim olduğunu görüyorum. Eğer hayatım bir cümleyle özetlenecekse, o cümle şu olurdu: İnsan, eksiklikleriyle değil; umuduyla büyür.
Ve “Sonrası Bahar” demek, benim için sadece güzel bir söz değil; yaşanmış bir hakikattir. Bahar, hiçbir zaman kışı inkâr ederek gelmez. Tam aksine, en soğuk mevsimlerin ardından bütün sessizliğiyle açar. Bu yüzden hangi mesleği yaparsanız yapın, hangi hayalin peşinden giderseniz gidin; iyilikten, öğrenmekten, sevmekten ve üretmekten vazgeçmeyin. Çünkü geride bırakacağımız en kıymetli miras, sahip olduklarımız değil; insanlara hissettirdiğimiz umuttur. Ben de bütün yolculuğum boyunca o umudu diri tutmaya çalışacağım.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocukluk yıllarının o en derin kırılma noktalarından filizlenen umutla, dedesinden miras kalan o asil kitap tutkusunu ve sanatın iyileştirici gücünü hayatına kavi birer temel yapan; "Renkli Bisiklet Turu" eseriyle dimağları selamlayıp, yoldaki ilk romanıyla içsel gökyüzümüzü aydınlatmaya hazırlanan Değerli Yazar ve Kültür Emekçisi Buse Yeşil'in o kavi ömür hikayesini terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; edebiyatta, musikide, dijital mecrada, çocuk dünyasında, kişisel gelişimde ve her çetin insani imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.