Tuvalden Sayfaya, Aşktan Hakikate Uzanan Bağımsız Bir Sanat Yolculuğu: Okyanus Gül Evirgen
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluk hayalini roman ve tasavvuf şiirleriyle gerçeğe dönüştüren, tuvaldeki renklerin ahengini edebiyatın şifalı diliyle buluşturan, çocukların düşlerine fırçasıyla rehberlik eden Değerli Yazar ve Ressam Okyanus Gül Evirgen ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Sanat, hazır kalıplara sığınmak yerine kendi yolunu yürüyerek açan; renkleri fırçayla, duyguları kelimelerle, hakikati ise tasavvufun derinliğiyle harmanlayan samimi arayışçıların omuzlarında yükselir.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluk hayalini roman ve tasavvuf şiirleriyle gerçeğe dönüştüren, tuvaldeki renklerin ahengini edebiyatın şifalı diliyle buluşturan, çocukların düşlerine fırçasıyla rehberlik eden Değerli Yazar ve Ressam Okyanus Gül Evirgen ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
"Sanatın insana hazır bir yol vermediğine, insanın yürüdükçe kendi yolunu oluşturduğuna" inanan bağımsız sanatçımızın o özgün dünyasını Satır Arası farkıyla araladık.
Okyanus Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza hoş geldiniz. Sizi yalnızca yazan ya da çizen biri olarak değil; hayatın kırılmalarını birer dönüşüme çeviren, alaylı olmanın getirdiği o hür ve sahici damarla üreten bir sanat yolcusu olarak ağırlamaktan onur duyduk.
Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Okyanus Gül Evirgen kimdir? Çocukluk hayallerinden beslenen, renklerle kelimeleri aynı duygunun iki ayrı nehri gibi gören bu içsel dünyada bir okur veya sanatsever sizinle karşılaştığında hangi hakikatle yüzleşmelidir?
Okyanus Gül Evirgen, çocukluk hayallerini yetişkinliğin gerçekliği içinde kaybetmek yerine onları büyütmeyi seçmiş bir sanatçıdır. Ben kendimi yalnızca yazar ya da ressam olarak tanımlamıyorum insanı, hayatı ve kendi iç dünyasını anlamaya çalışan bağımsız bir üretici olarak görüyorum.
Çocukluğumdan beri kelimelere, renklere ve hayal gücüne karşı derin bir bağım oldu.
Bir resimde bazen anlatamadığım bir duyguyu renklerle ifade ederken, bir cümlede aynı duygunun başka bir biçimde hayat bulduğunu fark ettim.
Bu nedenle benim için resim ve edebiyat birbirinden ayrılan iki sanat değil aynı ruhun iki farklı ifade biçimidir.
Bir okur ya da sanatsever benim dünyamla karşılaştığında en çok şu hakikatle yüzleşmesini isterim İnsan, kendisini dışarıdan gördüğü kişiyle sınırlamamalıdır. Hepimizin içinde henüz keşfetmediğimiz odalar, söylemediğimiz cümleler ve dokunmadığımız renkler vardır.
Sanat, biraz da o kapıları açma cesaretidir.
"Renkler ve kelimeler benim dünyamda birbirinden ayrı iki alan değil; bir ressamın tuvalde renklerle kurduğu ilişkiyi bir yazar kelimelerle kuruyor" diyorsunuz. Tuvalin karşısına geçtiğiniz an ile boş bir sayfayla baş başa kaldığınız an arasında ruhunuz nasıl bir köprü kuruyor? Fırça mı kalemi besliyor, yoksa kelimeler mi renklere yön veriyor?
Bazen fırça kalemi, bazen kalem fırçayı besliyor. Bunun kesin bir yönü yok.
Çünkü ikisinin de kaynağı aynı yerde duyguda.
Tuvalin karşısına geçtiğimde kelimeler henüz doğmamış olabilir fakat içimde her zaman bir hikâye vardır.
Bir renk seçerken aslında o gün bir ruh hâli seçerim.
Kimi zaman bir mavi, söyleyemediğim bir cümlenin karşılığıdır kimi zaman koyu bir ton, insanın içinde sakladığı bir kırgınlığı anlatır.
Yazarken de aynı şeyi yaşarım.
Bir cümlenin ritmi, zihnimde bazen bir renk oluşturur.
Bu nedenle benim için resim yapmak da yazmak da bir tür içsel tercümedir.
İçimde kelimelere ya da renklere dönüşmek isteyen bir duygu varsa, ben yalnızca onun kendisini ifade edebileceği dili bulmaya çalışırım.
Eğitim hayatınızda akademik bir kalıba bağlı kalmadan; gözlemleriniz, okumalarınız, hatalarınız ve kendi disiplininizle bu özgün üslubu inşa ettiğinizi vurguluyorsunuz. Dışarıdan çizilen sınırların olmaması, sanatsal üretiminizde ve hayal dünyanızda size nasıl bir hürriyet kazandırdı?
Benim sanat yolculuğumun en önemli taraflarından biri, herhangi bir akademik eğitim kalıbının içinde şekillenmemiş olmasıdır.
Bir sanat eğitimi almadım, öğrendiklerimin, geliştirdiğim tekniklerin ve oluşturduğum üslubun büyük bölümünü kendi merakım, gözlemlerim, okumalarım, denemelerim, hatalarım ve disiplinimle inşa ettim.
Bu durum bana kolay bir yol sunmadı aksine, daha çok çalışmamı gerektirdi.
Fakat aynı zamanda çok değerli bir özgürlük kazandırdı.
Bana "böyle yapılmalı" denilen yerde, "başka türlü olabilir mi?" diye sorabilme cesaretini verdi.
Ben hatalarımdan korkmadım çünkü sanatın bazen kusursuzluktan değil, insanın kendi izini bırakmasından doğduğuna inanıyorum. Kendi kendime öğrendiğim her şey, beni yalnızca teknik anlamda değil, düşünsel anlamda da geliştirdi. Bu nedenle bugün ortaya koyduğum işlerde başkasının çizdiği sınırdan çok, kendi iç sesimin rehberliğini önemsiyorum.
Yayımlanacak ilk eseriniz olan romanınızda insan ilişkilerini, aile bağlarını ve zamanın ruhumuzda bıraktığı görünmeyen kırılmaları merkeze alıyorsunuz. İnsanın dışarıdan görünen yüzünün ardındaki o gizli odayı aralarken, okura kendi aynasını tutma gayeniz nasıl şekillendi?
İnsanı yazarken yalnızca yaptığı şeylerle değil, yapamadıklarıyla da ilgileniyorum. Çünkü insanın gerçek hikâyesi çoğu zaman dışarıdan görünen davranışlarının arkasında saklıdır.
Aile, çocukluk, sevgi, kırgınlık, suskunluk, kayıp ve geçmiş, bunların her biri insanın karakterinde görünmeyen izler bırakıyor.
Ben romanımda biraz da o izlerin peşine düşüyorum.
İnsanların birbirlerine söylediklerinden çok, söyleyemediklerinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorum.
Okura kendi aynasını tutma düşüncem de buradan doğuyor.
Bir hikâyeyi okurken yalnızca karakterleri görmesini değil, kendisinden bir parça bulmasını istiyorum.
Çünkü edebiyatın en güçlü tarafı, bize başkasının hayatını anlatırken aslında kendi içimizle karşılaştırmasıdır.
Eğer bir okur kitabımı kapattığında bir süre kendi çocukluğunu, ailesini, kırgınlıklarını veya hayatındaki insanları düşünüyorsa, benim için roman gerçek amacına ulaşmış demektir.
İkinci eseriniz ise tasavvuf şiirlerinden oluşuyor. Tasavvufun nefs terbiyesine, aşka ve teslimiyete dayalı dili edebiyatınızın en kuvvetli damarı. Aşkı yalnızca beşerî bir duygu olarak değil, insanı kendi hakikatine yaklaştıran bir tekâmül hali olarak ele almanız mısralarınıza nasıl yansıdı?
Tasavvuf benim için yalnızca şiirsel bir tema değil, insanın kendi içine yaptığı yolculuğu anlamlandırma biçimidir.
Aşkı da bu nedenle yalnızca iki insan arasındaki bir duygu olarak görmüyorum. Beşerî aşk insanı kendi sınırlarıyla yüzleştirebilir özlemle, kayıpla, teslimiyetle ve nefsle tanıştırabilir.
Bazen insan sevdiğini ararken aslında kendi hakikatinin kapısına ulaşır.
Tasavvuf şiirlerimde aşkı, insanın kendisinden soyunarak özüne yaklaşma hâli olarak ele almaya çalışıyorum.
Nefsin sustuğu, egonun geri çekildiği, insanın kendi varlığını mutlaklaştırmaktan vazgeçtiği yerde başka bir anlam alanı açılıyor.
Benim için şiir de o alanın dilidir. Kelimeler bazen anlatmak için değil, insanı susturup düşündürmek için vardır.
Mısralarımda aşkın acısını da teslimiyetini de arayışını da bu yüzden birlikte taşımaya çalışıyorum.
Kişisel üretiminizin yanı sıra küçük çocuklara gönüllü olarak resim yapmayı öğretiyor, onların hayal dünyalarına alan açıyorsunuz. Bir çocuğun kâğıda bıraktığı ilk fırça darbesine tanıklık etmek, bir sanatçı olarak sizin içsel ilhamınızı nasıl besliyor?
Çocuklarla resim yapmak benim için öğretmekten çok, yeniden öğrenmek anlamına geliyor.
Çocukların henüz "güzel" ya da "çirkin" "doğru" ya da "yanlış" gibi sınırlarla düşünmemeleri bana sanatın özünü hatırlatıyor.
Bir çocuk gökyüzünü mor boyayabiliyor ve bundan hiç şüphe duymuyor.
Çünkü onun için hayal gücünün sınırı yok.
Ben de çocuklara resim yapmayı öğretirken aslında onların hayal dünyasına müdahale etmemeye, yalnızca o dünyaya alan açmaya çalışıyorum.
Gönüllü olarak onlarla geçirdiğim zamanlarda onların ilk fırça darbelerine tanıklık etmek bana büyük bir mutluluk veriyor.
Çünkü bazen bir çocuğun kâğıda bıraktığı küçücük bir çizgi, yetişkinlerin uzun uzun aradığı özgürlüğün kendisi olabiliyor. Onların cesareti bana da kendi sanatımda daha özgür olmayı hatırlatıyor.
"Kırılma noktalarını birer son olarak değil, dönüşümün başlangıcı olarak görebilmek beni bugünkü ben yaptı" diyorsunuz. Hayatın getirdiği kayıplar, sessizlikler ve mücadeleler, sanatınızda estetik bir ifadeye dönüşürken size hangi içsel olgunluğu armağan etti?
Hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, her kırılmanın insanı eksiltmek zorunda olmadığıdır.
Bazı kırılmalar insanın içindeki başka bir tarafı ortaya çıkarır.
Yaşadığımız kayıplar, sessizlikler, hayal kırıklıkları ve mücadeleler elbette iz bırakıyor. Fakat zamanla o izlerin yalnızca yara olmadığını anlıyorsunuz. Bazıları bakış açınıza, bazıları merhametinize, bazıları da sanatınıza dönüşüyor.
Ben kendi yaşadıklarımı doğrudan anlatmak yerine, onların bende bıraktığı duyguyu üretime dönüştürmeyi tercih ediyorum. Bir resimde, bir karakterde, bir cümlede veya bir şiirde bazen geçmişin izleri vardır fakat artık onlar yalnızca acı değildir. Estetik bir dile dönüşmüşlerdir.
Bu süreç bana kabullenmeyi, sabrı ve insanı yargılamadan anlamaya çalışmayı öğretti. Belki de sanatın bana verdiği en büyük olgunluk budur.
İnsanları yalnızca yaptıklarıyla değil, taşıdıkları görünmeyen yüklerle de görebilmek.
Son olarak; "Kendimi tamamlanmış değil, her yeni eserle insanı biraz daha anlamaya çalışan bağımsız bir üretici olarak tanımlıyorum ve bu yolculuğun henüz başındayım" diyen taze bir soluk olarak; Satır Arası masamızdan, kendi içindeki cevheri kâğıda veya tuvale dökmekten çekinen tüm okurlarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Kendinize "yapabilir miyim?" diye sormadan önce bir kez olsun "neden yapmayayım?" diye sorun.
Çünkü insanın içinde doğan her gerçek duygu, ifade edilmeyi hak eder.
Yazmak için yazar olmayı, resim yapmak için ressam olmayı beklemeyin.
Bir kâğıda ilk kelimenizi yazın, bir tuvale ilk renginizi bırakın. İlk eseriniz kusursuz olmayabilir, zaten olması da gerekmiyor.
Ben de kendimi tamamlanmış bir sanatçı olarak görmüyorum.
Hâlâ öğreniyorum, hâlâ arıyorum, hâlâ değişiyorum.
Üstelik hiçbir akademik sanat eğitimi almadan, kendi imkânlarımla geliştirdiğim yeteneklerimle hem yazmaya hem resim yapmaya devam ediyorum.
Çocuklukta kurduğum kitap yazma hayalinin bugün gerçeğe dönüşüyor olması da benim için yolculuğun en kıymetli taraflarından biri.
Bazen insanın baharı, dışarıdan gelmez. Kendi içinde uzun süre beklediği bir mevsimdir.
Yeter ki insan, o mevsimin kapısını açacak cesareti kendinde bulsun.
Benim "Sonrası Bahar" dediğim şey tam olarak budur.
Kırıldığınız yerden utanmayın.
Çünkü bazen ışık, insanın en çok çatladığı yerden içeri girer.
Kendinize inanmayı ertelemeyin.
Yazın, çizin, üretin, arayın.
Çünkü insanın içinde susturduğu cevher, dünyaya bırakılmamış bir emanettir.
Ve unutmayın, bazı hikâyeler bittiği yerde değil, insan kendini yeniden bulduğu yerde başlar.
Sonrası bahardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; fırçanın rengini kelimelerin derinliğiyle birleştiren, tasavvufun teslimiyet ikliminden romana uzanan o samimi üretim aşkıyla Değerli Yazar ve Ressam Okyanus Gül Evirgen’in sanat yolculuğuna konuk olduk. Gördük ki; insan kendi merakına güvenip kendi yolunu emekle ördüğünde, her fırça darbesi ve her mısra gönüllerde bir bahar muştusu bırakır. Niyet sâfi, gayret samimi ve arayış hakiki olduğunda... Sonrası Bahar.