Ahmet Bilgehan Arıkan tarafından 02.08.2026 12:26 tarihinde yayınlandı.

Bencil ve hoyrat çağın, insanı sadece görünen yüzüyle ve yapay maskeleriyle tarttığı o bencil gürültüsünün ortasında; ismini, cismini ve çehresini tamamen sanatının arkasına gizleyerek sadece mısralarıyla sînelere dokunmak isteyen dervişane ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 1991 yılında Adana’nın Feke ilçesinde doğup, çocukluğunu delik bir kalbin ve peş peşe gelen ağır kardeş kayıplarının gölgesinde geçiren Değerli Şair ve Yazar Parmaksız Piyanist ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Hayatının en sâfi tınısı olan Melodi'sini toprağa verdikten sonra parmakları yerinde olduğu halde tuşları susturan, ancak o suskunluğu "3 Yüz 60 Beş Günüm" adlı kavi eseriyle binlerce mısraya dönüştüren; şimdilerde ise geleceğin sinema vizyonunu tükenmez kalemin o geri dönüşsüz disipliniyle kâğıda döken gizemli yazarımızın o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.

Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi burada gerçek isminiz ve çehrenizle değil; bencil çağın o alkış ve görünme putlarını yıkarak sadece kalemin namusuna sığınmış "Parmaksız Piyanist" kimliğinizle ağırlamak, bizim tezgâhımız için rütbelerin fevkinde bir şereftir.

Röportajımıza başlarken, o yüzünü harflerin arkasına gizleyen asil ruhunuzu tanımak isteriz: Parmaksız Piyanist kimdir? Bir okur sizin mısralarınızın eşiğinden içeri adım attığında, sînesinde kelimelerin hangi sâfi ve çıplak gerçeğiyle yüzleşmelidir?

Parmaksız Piyanist, aslında bir isim değil; bir vazgeçiştir. Yüzünü saklayan değil, yüzünün önüne şiirini koyan bir kalemin adıdır. Ben insanların bana değil, yazdığım cümlelere yaklaşmasını istedim. Çünkü insanın siması zamanla unutulur; fakat doğru zamanda okunan tek bir cümle, bazen bir ömür boyunca insanın içinde yaşamaya devam eder.

Benim için şiir, süslü kelimelerin dizildiği bir vitrin değil; insanın kendine bile itiraf edemediği hakikatlerin sesidir. Okurlarım mısralarımın eşiğinden içeri girdiklerinde kusursuz bir hayatla değil; kırılmış, kaybetmiş, beklemiş, affetmiş ve yeniden ayağa kalkmayı öğrenmiş bir insanla karşılaşırlar. Eğer şiirlerimde bir güzellik varsa, o güzellik yaşanmış acıların samimiyetindendir.

Çocukluğunuz kalbinizde bir delikle, hastane odalarında koşmanın, terlemenin, heyecanlanmanın ve hatta fazla üzülmenin bile yasak olduğu kısıtlamalarla geçmiş. Ancak hayatın size sunduğu en büyük şanslardan biri ozan olan dedeniz olmuş. O bencil yasakların ve kesik nefeslerin ortasında, dedenizin türküleri ve şiirleriyle büyümek, kelimelerin o şifalı dünyasını kalbinizin deliğine nasıl bir merhem kıldı?

Çocukluğum birçok çocuk gibi koşarak değil, çoğu zaman bekleyerek geçti. Kalbimdeki delik yüzünden bana heyecanlanmamam, yorulmamam, düşmemem söylenirdi. O yaşlardaki bir çocukken insan neden diğer çocuklar gibi olamadığını anlamıyor; sadece eksik hissediyor.

Fakat Rabbim bana o eksikliğin yanına büyük bir hediye koymuştu: Ozan bir dede... Dedem bana sadece şiiri öğretmedi; kelimenin vicdanını öğretti. Onun söylediği türkülerde hayatın yükü de vardı, umudu da. Ben hastane koridorlarında büyürken, o kelimelerin içinde özgür olmayı öğrendim. Belki bedenim koşamıyordu ama hayalim bütün dağları aşabiliyordu.

Bugün yazdığım her satırda dedemin sesinden küçük bir yankı olduğuna inanıyorum. Bana bıraktığı en büyük miras, yazmayı değil; insan kalbine dokunmanın mesuliyetini öğretmesiydi.

On iki yaşınızda Mustafa Kemal Atatürk için yazdığınız o ilk şiirle, yazı dilinizin konuşma dilinizin önüne geçtiğini fark etmişsiniz. Konuşurken nefesinizin daraldığı, cümlelerin birbirine dolaştığı o demlerde; yazının sizin için alelade bir uğraş değil, ruhunuzun kendini dünyaya sâfi ifade edebildiği yegâne nefes borusu haline geliş hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

On iki yaşımda Mustafa Kemal Atatürk için yazdığım şiir, aslında farkında olmadan kendimi bulduğum ilk andı. O gün anladım ki konuşurken söyleyemediğim birçok şeyi yazarken eksiksiz anlatabiliyordum.

Konuşurken nefesim daralıyor, cümleler birbirine karışıyordu. İnsanlar çoğu zaman sesimi duyuyordu ama içimde anlatmak istediğim asıl cümleleri duyamıyordu. Kalem ise beni hiç yarı yolda bırakmadı. Sayfanın üzerinde nefesim kesilmiyordu.

Bu yüzden yazmak benim için bir hobi olmadı. Yazmak, sustuğum yerde konuşabilmekti. Kırıldığım yerde ayağa kalkabilmekti. İnsan bazen dünyaya sesiyle değil, cümleleriyle karışıyor. Ben de hayata sesimle değil, yazdıklarımla karıştım. Eğer bugün insanlar Parmaksız Piyanist adını biliyorsa, bunun sebebi benim kendimi anlatmam değil; kelimelerimin benden önce gidip insanların kalbine dokunmuş olmasıdır.

Hayat sizi henüz on üç yaşınızda ağabeyinizin, on altı yaşınızda ise küçük kardeşinizin ani kayıplarıyla en ağır yerinden sınamış. Anne ve babanızın acısı büyümesin diye gözyaşlarınızı içinize gömdüğünüzü ve "Bazı gözyaşları yanaktan değil, insanın içinden içine akar" dediğinizi işitiyoruz. Ruhunuzda kopan o sessiz fırtınaları dışarıya vurmak yerine harflerin sıhhatine emanet etmek, sizi hayata karşı nasıl kavi bir kale haline getirdi?

İnsan bazı acıları anlatamaz; çünkü anlatmak, onları küçültmek gibi gelir. Ağabeyimi kaybettiğimde henüz on üç yaşındaydım. Daha neyin yas olduğunu bilmiyorken yas tutmayı öğrendim. On altı yaşımda ise küçük kardeşimi kaybettim. O gün anladım ki hayat, bazen insana yaşından çok daha ağır yükler taşıtıyor.

En zor tarafı ise kendi acımı yaşayamamaktı. Anne ve babamın gözlerinin içine baktığımda, onların yüküne bir yük daha olmak istemedim. Ağladım elbette... Ama çoğu zaman sessizce. Çünkü bazı gözyaşları gerçekten yanaktan değil, insanın içinden içine akar. Kimse görmez, kimse duymaz; fakat insanın içinde ömür boyu yankılanır.

Belki de bu yüzden kalemime sığındım. Kelimeler beni teselli etmedi; ama yükümü paylaşmayı öğretti. Yazdığım her şiir biraz yas tuttu, biraz sustu, biraz da beni hayatta tuttu. Bugün insanlar dizelerimde bir hüzün hissediyorsa, o hüzün kurulmuş bir atmosfer değil; yaşanmış bir ömrün izidir.

On sekiz yaşınızda kalbinizdeki deliğin kapanmasıyla hayatınıza giren o muazzam tutkuyu, piyanoyu ve hemen ardından adıyla, sesiyle teninin beyazlığıyla hayatınızı aydınlatan Melodi'nizi anlatıyorsunuz. Onunla aynı kaderi, aynı hastalık hikâyesini paylaşırken piyanoda icra ettiğiniz o "Eski Dostlar" provasının yarım kalışını ve onun ani gidişiyle dünyanızın susuşunu bizim ocağın o hasbi terazisinde nasıl mizanpajlıyorsunuz?

Kalbimdeki delik kapandığında, sanki hayat bana ikinci kez "Hoş geldin." dedi. O günlerden sonra çocukluğum boyunca uzaktan baktığım birçok şeye yaklaşabildim. Bunlardan biri de piyanoydu. Tuşlara ilk dokunduğum an, sanki yıllardır içimde konuşan ama sesini bulamayan biri nihayet dile gelmişti.

Sonra Melodi çıktı karşıma...

İlginçtir; adı da Melodi'ydi, hayatıma gelişi de bir melodi gibiydi. Aynı hastalığın içinden geçmiş iki insan olarak birbirimizi kelimelerden önce bakışlarımızla anlıyorduk. Birlikte "Eski Dostlar"ı çalmaya hazırlanıyorduk. O eser bizim için yalnızca bir beste değildi; geleceğe kurulmuş küçük bir hayaldi.

Fakat bazı hayaller yarım kalmak için kuruluyor.

Onun ani gidişiyle sadece sevdiğim insanı değil, birlikte kurduğumuz bütün cümleleri de kaybettim. O gün piyano sustu. Aslında tuşlar yerindeydi, ben de başındaydım. Ama müzik yoktu. Çünkü müzik bazen notalarda değil, insanın birlikte çalmak istediği kişide saklı oluyor.

Bugün hâlâ bir piyano gördüğümde ilk aklıma gelen eser "Eski Dostlar"dır. Çünkü bazı şarkılar dinlenmez; yaşanır.

"Melodi'yi kaybettiğim gün aslında müziğimi de kaybettim. Parmaklarım yerindeydi ama tuşlara basamayıp o gün anladım ki; bir piyanistin marifeti parmaklarında değil, melodiyi gören gözündeymiş" diyorsunuz. Harika bir dize olan "Ben Parmaksız bir Piyanist ve sen aşkın do'su..." mısrasıyla yüzünüzü ve isminizi tamamen gizleme kararınız, bencil çağın o her şeyi teşhir eden kültürüne karşı nasıl kavi bir duruştur?

Melodi'yi kaybettiğim gün, piyanonun başına oturdum. Parmaklarım yerindeydi. Tuşlar da yerindeydi. Ama tek bir nota bile çıkaramadım. O gün anladım ki bir piyanistin marifeti parmaklarında değil, melodiyi gören gözündeymiş.

İçimden şu cümle döküldü:

"Ben Parmaksız bir Piyanist ve sen aşkın do'su..."

O mısra yalnızca bir şiirin dizesi değildi; bundan sonra yaşayacağım hayatın adı oldu.

Aslında "Parmaksız Piyanist" bir mahlas değil, Melodi'den bana kalan bir hatıradır.

Yarınlar ne getirir bilinmez. Hayat beni bambaşka yollara çıkarabilir. Belki yeni insanlar tanırım, yeni hikâyeler yazarım. Ama ne olursa olsun, Melodi'nin hayatımın bir parçası olduğunu unutmamak için bu ismi taşımaya devam edeceğim.

İnsanlar bana sık sık, "Neden Parmaksız Piyanist?" diye soruyor.

Ben de sadece şunu söylüyorum:

"Melodi'mi kaybettim."

Çünkü insanlar bu ismi duyunca parmaklarımı arıyor. Oysa benim eksilen yerim ellerim değil, melodimdi.

Bugün içinde yaşadığımız çağ, insanı yüzüyle tanımaya çalışıyor. Ben ise yüzümün değil, cümlelerimin hatırlanmasını istedim. Bir yazarı görünür yapan şey fotoğrafı değildir; yıllar sonra bile bir okurun zihninde yaşamaya devam eden tek bir cümlesidir.

Günün birinde ismim unutulabilir. Ama bir mısram bir insanın kalbinde yaşamaya devam ederse, işte o zaman Parmaksız Piyanist gerçekten yaşamış olacaktır.

Bir gün insanlar "Parmaksız Piyanist kimdi?" diye merak etmek yerine, "Şu cümleyi kim yazmıştı?" diye sorsunlar istiyorum. Benim için en büyük tanınmışlık budur.

İlk kitabınız "3 Yüz 60 Beş Günüm" bir aşkın kaybının ardından yaşanan her güne şahitlik eden sâfi bir şiir derlemesi olarak doğmuş. "3 yüz ağladım, üzüldüm ve sonunda mutlu oldum; hastanedeki o beş gün ise isme ayrı bir anlam kattı" nidanız ışığında; yaşadığınız o "bir insanın başına bu kadar da olay gelmez" denilecek ağır hikâyelerin gizemini ve o ilk kitabın ruhunuzdaki ferahlığını bize açar mısınız?

Hayatımın belli dönemlerini peş peşe sıraladığımda, bazen ben bile dönüp kendime aynı soruyu soruyorum: "Gerçekten bunların hepsi aynı insanın başına mı geldi?"

Kalbimde doğuştan gelen bir rahatsızlık, çocukluğumu hastane koridorlarında geçirmem, ardından ağabeyimi ve kardeşimi kaybetmem, Melodi'nin hayatımdan zamansız ayrılışı... Bunların her biri tek başına bile bir ömrün yönünü değiştirecek kadar ağır imtihanlardı.

Fakat zamanla şunu fark ettim: İnsan, başına gelenlerle değil; onlardan sonra neye dönüştüğüyle tarif edilir.

"3 Yüz 60 Beş Günüm" işte bu dönüşümün hikâyesidir.

İnsanlar kitabın adını duyunca yalnızca takvimdeki üç yüz altmış beş günü düşünüyor. Oysa ben o isme kendi ömrümü sakladım. Üç yüz altmış gün boyunca ağladım, özledim, kırıldım, sustum ve sonunda yeniden gülmeyi öğrendim. Hastanede geçirdiğim o beş gün ise isme bambaşka bir mana kattı. O beş gün, Melodi'nin hatırasını, hayatın kıymetini ve yeniden nefes alabilmenin şükrünü aynı anda bana hissettirdi. İşin en garip tarafı ise şuydu: Takvimde yalnızca beş gün olan o zaman, bana üç yüz altmış günden daha uzun geldi.

Kitabı yazarken hiçbir zaman "Bir kitap çıkaracağım." diye düşünmedim. Ben sadece yükümü hafifletmeye çalışıyordum. Yazdığım her şiir, omzumdaki yükü biraz daha hafifletti. O kitap, okurdan önce beni iyileştirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda yaşadığım hiçbir acıya "İyi ki oldu." diyemem. Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Eğer o acılar olmasaydı, bugün insanların kalbine dokunabilen bu satırlar da olmazdı.

Belki de bütün bu yaşadıklarımı en iyi yine kendi dizelerim anlatıyor:

“Ben taradıkça

düşüyor saçlarım, uçurumlardan aşağı...

Öne eğiyorum başımı,

çünkü dolu buğdayın eğik olur başağı.”

Belki de insanın en büyük mucizesi, kırıldığı yerden başkalarına umut olabilmesidir.

Şimdilerde ise şaşırtıcı bir kararla, tamamen bilim kurgu türünde edebi bir roman üzerinde çalışıyor ve klavye yerine tükenmez kalem kullanıyorsunuz. Her cümleyi silip baştan yazmak yerine yazmadan önce defalarca düşünmeyi zorlayan o "tükenmez kalem" zanaatkârlığı ile sinemaya uyarlanma potansiyeli taşıyan o kavi altyapılı yeni dünyayı bize nasıl müjdelersiniz?

Şiir, insanın içine doğru yaptığı yolculuktur. Roman ise dışarıya kurduğu bir evrendir. Uzun zamandır zihnimde büyüttüğüm bilim kurgu romanı, yalnızca teknolojiyi anlatan bir hikâye olmayacak. İnsanlığın vicdanını, hafızasını ve seçimlerini sorgulayan bir dünya kurmaya çalışıyorum.

Birçok kişi bilgisayarda yazarken benim tükenmez kalem kullanmama şaşırıyor. Oysa ben kalemin insana sabrı öğrettiğine inanıyorum. Bilgisayarda bir cümleyi silmek bir tuşa bakıyor. Tükenmez kalemde ise sildiğiniz şey kâğıtta iz bırakıyor. Bu yüzden yazmadan önce defalarca düşünüyorum.

Benim için yazmak, kelime üretmek değil; kelimenin sorumluluğunu taşımaktır.

Romanımın bir gün sinemaya uyarlanmasını elbette isterim. Ama önce okurun zihninde bir film çekebilmeliyim. Eğer sayfaları çevirirken gözlerinin önünde sahneler canlanıyorsa, işte o zaman doğru bir dünya kurmuşum demektir.

Son olarak; "Bir yazarı görünür yapan yüzü değil, yıllar sonra bile hatırlanan bir cümlesidir" diyerek adını değil kalemini öne çıkaran kavi bir usta olarak; Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayata dürüst, adaletli ve sâfi bir iz bırakmaya niyet etmiş tüm yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Bugün herkes hızlı yazmanın peşinde. Ben ise doğru yazmanın peşindeyim.

Kaleminizi alkış almak için değil, hakikati söylemek için kullanın. Çünkü alkış sustuğunda geriye yalnızca yazdıklarınız kalır.

Kimseye benzemeye çalışmayın. En güzel cümleler, başkasının gölgesinde değil; insanın kendi yalnızlığında doğar.

Şunu da hiç unutmayın: Yazarlık, kelimeleri güzel yan yana getirmek değildir. Yazarlık, bir insanın kalbine dürüstçe dokunabilmektir. Bazen tek bir cümle, yüzlerce sayfadan daha uzun yaşar.

Eğer ardınızda bir iz bırakmak istiyorsanız, isminizi büyütmeye çalışmayın; vicdanınızı büyütün. Çünkü yüzler unutulur, sesler susar, kitapların kapakları eskir. Ama samimiyetle yazılmış tek bir cümle, yıllar sonra bile bir yabancının kalbinde yeniden filizlenebilir.

Benim bütün gayem de bundan ibaret. Günün birinde ismim hatırlanmasa bile, bir mısram bir insanın karanlığına küçük de olsa bir ışık olabiliyorsa, kendimi bahtiyar sayarım.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; kalbindeki delikle başladığı ömür yolculuğunda peş peşe gelen kardeş kayıplarını sînesine gömen; ruhunun en sâfi tınısı olan Melodi'sini ebediyete uğurladıktan sonra tuşları susturup "Parmaksız Piyanist" mahlasıyla kelâmın sonsuzluğuna sığınan Değerli Şair ve Yazarımızın o muazzam ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; şiirin o en çıplak halinde, tükenmez kalemin o geri dönüşsüz disiplininde, gizemli bir maskenin asil duruşunda ve hayatın her çetin imtihanında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Benzer İçerikler

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.