Tarihin Hafızasından Sosyolojinin Şefkatine, "Tek Kanatlı Kuşlar" Masumiyetinden Saklı Baharlara Uzanan Bir Nasip Mizanpajı: Baharrevna Çiftçi
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Erzurum Atatürk Üniversitesi Tarih bölümü mezuniyetini Sosyoloji eğitimiyle derinleştiren, öğretmenliği iddialı bir unvandan öte insanı şefkatle sarmalayan bir hizmet bilip "Tek Kanatlı Kuşlar" ve otizm farkındalık projeleriyle masum yüreklere dokunan, Mutfak Terapisi’nden İstanbul Gazetesi ve dergi yazılarına uzanan geniş bir yelpazede kelamın namusunu koruyan Değerli Tarihçi, Sosyolog ve Yazar Baharrevna Çiftçi ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Bencil ve gürültülü çağın, insanı sürekli bir "Ben buradayım!" telaşına sürükleyip kendi özünden kopardığı o hoyrat hengâmenin ortasında; "Kelimeleri kendine sırdaş edinmiş bir kalemtraş olarak doğrunun sesini en berrak ve en duru tonla anlatmaya inanıyorum" diyerek gönüllere ılık pencereler aralayan kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Erzurum Atatürk Üniversitesi Tarih bölümü mezuniyetini Sosyoloji eğitimiyle derinleştiren, öğretmenliği iddialı bir unvandan öte insanı şefkatle sarmalayan bir hizmet bilip "Tek Kanatlı Kuşlar" ve otizm farkındalık projeleriyle masum yüreklere dokunan, Mutfak Terapisi’nden İstanbul Gazetesi ve dergi yazılarına uzanan geniş bir yelpazede kelamın namusunu koruyan Değerli Tarihçi, Sosyolog ve Yazar Baharrevna Çiftçi ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
"Testinin içinde ne varsa dışına o sızar" hakikatinden hareketle kelimeleri birer ayna kılan, her insanın kendi saklı cennetini ve ikinci baharını bulabileceğine inanan konuğumuzun o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Baharrevna Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kelimeleri kâğıda döken bir yazar değil; tarihi insan hafızasının sığınağı kılan, sosyolojiyle kalbin sınırlarını genişleten ve kelimelerin kılcal damarlarında gezen hakiki bir gönül ve kelam zanaatkârı olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o kendinizi tanımladığınız "kelimeleri sırdaş edinmiş kalemtraş" hüviyetinizi ve "ikinci bahar saklı cennettir" anlayışınızı tanıyarak başlayalım: Baharrevna Çiftçi kimdir? Bir okur sizin kaleminize, satır aralarınıza ve gönül dünyanıza adım attığında, sînesinde insana, hafızaya ve saklı baharlara dair hangi sâfi ayna ile yüzleşmelidir?
Van’ın Çatak ilçesinde, dört tarafı sarp kayalıklar, sert ve heybetli dağlarla çevrili o derin vadide doğdum. Annem terzi, gassal ve börekçiydi; mahallenin adeta amme dostuydu. Boyumdan uzun oklavaları taşıyıp komşularımıza parasız, karşılıksız börek ve baklava yapmayı kendine amme hizmeti edinen bir anneyle büyüdüm.
Babam ise sağlıkçıydı; elinde siyah deri bir sağlık çantasıyla köy köy gezip insanlara şifa dağıtırdı. Vermeyi ve paylaşmayı böyle bir evde sevdim. Çocukluğumda evde dondurma ve limonata yapıp satarak küçük bir girişimcilik tecrübesi kazandım. Okul yıllarım cevizi kırıp tanelerini tartarak, ellerim ceviz kokusuyla geçti; harçlığımı böyle çıkardım.
İlkokuldan itibaren sürekli yazdım. Kompozisyon yarışmalarında dereceler aldığımı hatırlarım. Evimizin kümesinde, annemin tavuklarıyla vakit geçirip sabahlara kadar yazı yazardım. Gece yazmayı hep çok sevdim.
Doğu’da kız çocuğu olmak zaman zaman dezavantajdı. Bu yüzden hayatım boyunca hep dezavantajlı gruplara yöneldim. Üniversitede tesettür mağazasında çalıştım, katalog yüzü oldum. Erzurum’da okurken Kanal 25’te sunuculuk yaptım; ardından radyo, dublaj, sunuculuk ve podcast eğitimleriyle sesimi ve kelamımı olgunlaştırdım.
Geçen sene Radyo Başakşehir’de "2. Bahar" adıyla bir program hazırlayıp sundum. Kendinden yeni bir "ben" doğurmak isteyenlerin müzikle harmonisiydi o yayın; kronometreyi sıfırlayıp hayata yeniden başlamak isteyenlerin buluşma adresiydi. Her açıdan kişisel bir içsel temizlikti.
2., 3., 100. ya da 1000... Hangi baharınızı arıyorsanız arayın, yeter ki yalancı baharlardan uzak durun; o hakiki bahar mutlaka gelir. Hayatın içinden gelen biri olarak kelimelerin sorumluluğunu taşıyorum.
Okur metinlerimde abartı bulmaz; cümlelerimde insan kendini görür. Kendinle yüzleşmek dünyayı sadeleştirir. "Saklı cennet" dediğimiz ikinci bahar ise dış gürültüden uzaklaşıp kendi özünü, o ilk saflığını ve gerçek değerini hatırlamaktır.
Erzurum Atatürk Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra, tarihin sadece geçmişin tozlu sayfaları değil, bugünün sığınak rehberi olduğunu fark edip zeminizi Sosyoloji ile derinleştirmişsiniz. Tarihin köklü hafızası ile Sosyolojinin insana ve topluma şefkatle bakan yönünün birleşmesi; eğitimci ve yazar kimliğinize nasıl bir ufuk kazandırdı?
Kaligrafi ve el yazılarına ilgim olduğu için Tarih bölümünü seçtim. Burada Rik'a okumaları yaptım. Ardından Sosyoloji okuyarak insan ve toplum zeminimi derinleştirdim. Aldığım radyo, dublaj ve sunuculuk eğitimleri ile ekran/mikrofon tecrübem bana insanı gözlemleme ve sesimle ruhlara dokunma fırsatı verdi. Tarih zamanın birikimini öğretti; Sosyoloji ise bu birikimin insan ruhundaki ve toplumdaki karşılığını gösterdi.
Bizler çoğu zaman "kendi yazısını giyinmemiş hayatlar" yaşama tehlikesiyle karşı karşıyayız; çünkü kendi hikâyesini sahiplenmeyen insan, başkalarının ellerinde şekillenmeye mahkûm kalıyor. İlişkilerin başında konuşmak, paylaşmak, sürekli bir şeyler yapmak doğaldır; insanlar birbirlerini tanımak isterler. Ancak zamanla bu ihtiyaç yerini paylaşılan bir ritme bırakır.
Sevgi, büyük sözlerde değil; bir kahve fincanının nasıl uzatıldığında, tartışma sonrası sessizliği kimin bozduğunda ve günlük hayatın o görünmez koreografisinde kök salar. Norbert Elias’ın “birlikte akış” kavramı tam da burada anlam kazanır: Zamanla iki insanın ritimleri birbirine uyar.
Kimin hangi koltuğa oturacağını, televizyon kumandasını kimin alacağını ya da bir bakışın ne anlama geldiğini kelimelere ihtiyaç duymadan bilirsiniz. Bu yalnızca alışkanlık değil; birlikte akan bir yaşamın hafızasıdır. Öğretilmez, planlanmaz; kendiliğinden gelişir ve işte onu özel kılan da budur. Sosyoloji ve tarih bana bu görünmez akışı ve insanı yargılamadan anlamayı öğretti.
Gönlünüzün en özel köşesinde yer alan "Tek Kanatlı Kuşlar" projesiyle tek ebeveynli ailelerin yanında yer aldınız; "Farklı Film" ve Ayazma İlkokulu’ndaki gökyüzü beden yazısıyla otizmli evlatlarımızın berrak dünyalarına ayna tuttunuz. Toplumun bu en hassas, en masum dokularına sevgiyle temas etmek, bir insan ve yazar olarak ruhunuzda nasıl derin bir inşirah bıraktı?
Toplumsal projelere her zaman gönülden yöneldim. TÜMKAD ile el ele vererek tek ebeveynli ailelerin yükünü hafifletmek için hayata geçirdiğimiz "Tek Kanatlı Kuşlar" projesiyle onların yanında durduk. Otizmli gençlerin kendi hikâyelerini ve varlıklarını başrolde temsil ettiği "Farklı Film" sinema projesi ve okul bahçelerindeki beden yazısı etkinlikleriyle o berrak zihinlere temas ettik.
Pandemi döneminde özel gereksinimli çocuklar ve otizm üzerine yoğun eğitimler aldım. Hayatımın son 5 yılı tamamen otizmli çocukların ve gençlerin eğitilmesine, ailelerine danışmanlık yapılmasına ayrıldı.
O özel çocuklarla çalışmak insanı katıksız bir samimiyete yöneltiyor. Onların dünyasında gösteriş, maske ya da benlik iddiası yoktur. Bize unuttuğumuz sade yaşamı hatırlatırlar. Onlarla bağ kurmak insana kendi "kor ateşini" fark ettirir. İnsanın hayatta yapması gereken en önemli şey kendi içindeki o ateşi bulmaktır; başkalarının ateşine tamah etmeden, kendi varlığının sorumluluğunu almak...
Bugün modern dünya bize sürekli "önce kendini sev" sloganını dayatıyor. Oysa insan yalnızca kendine dönük yaşadığında elinde koca bir yalnızlık kalabiliyor. Hakiki sevgiyi, bir başkasını veya bir davayı kendinden öte tutabildiğinde, kalbinin genişlediğini görüyorsun.
Sevgi kusursuzlukta değil; aksine o çaba ve adanmışlıkta büyür. Japonların Kintsugi sanatı, kırılan bir çömleği altınla onararak onu daha da değerli kılar. İlişkiler de böyledir; birbirimizi ve kendimizi kusurlarımızla kabul ettiğimizde bağ sağlamlaşır. Donald Winnicott’ın “yeterince iyi ilişki” kavramı da tam olarak bunu hatırlatır: Mükemmeli aramak yerine güvenli hissettiğimiz ve kendimiz olabildiğimiz bir alan yaratmak...
Bir rüyayı hakikat bilip peşinden gittiğinizde, o rüyaya sadık kalanlara rüya gibi bir gerçek hediye ediliyor. Bu deneyimler bana sevgiyi, emeği ve onarmayı en doğru şekilde aktarmayı öğretti.
İstanbul Gazetesi, Tamirhane ve Sosyolog dergilerinde kaleme aldığınız yazılarda "sarsıcı değil, iç açıcı ve ılık pencereler aralamayı" gaye ediniyorsunuz. Bununla birlikte Mutfak Terapisi ve metaforik gastronomi perspektifiyle mutfağı sabrın, ölçünün ve ruhsal arınmanın bir laboratuvarı olarak görüyorsunuz. Tencerelerin demlendiği o mutfak masasıyla yazının demlendiği masa arasında nasıl bir ruhsal bağ var?
Mutfak masası ile yazı masası kardeş masalardır. Her ikisi de malzemesini sabırla işler, dönüştürür ve sonunda sunar. Bir yemeğe tuzunu, baharatını ölçüsüz kattığınızda ziyan olursa; sözü de ayarsız ve demlenmeden sunduğunuzda ruhu zedeler. Mutfak, insanın malzeme ile bir olduğu, zamana saygı duyduğu bir arınma mekânıdır. Kısık ateşte pişen yemeğin kokusu nasıl evi sararsa; sükûnetle demlenmiş bir cümlenin kokusu da kalbe öyle siner.
Kelimelerden konsantre edilmiş kavanoz hayatlar yaşıyoruz sanki... Hepimizin kendince birer mevsimlik kavanoz dünyası var. Metaforik gastronomide mutfak terapisini nasıl yaşıyorsak, taze sıkılmış sözcüklerle de tel dolap hikayelerimizi yazıyoruz.
İkisinde de "kıvam" arayışı vardır. Ham olanı pişirmek, sert olanı yumuşatmak ve acıyı tatlı bir lezzete dönüştürmek gerekir. Mutfak Terapisi işte tam da bu noktada devreye girer: Malzemeyi değil, aslında kendi sabrını işlersin. Tencerenin kapağını erken açarsan buharı kaçar; sözü erken dökersen etkisi azalır. Yazı masasında kelimeleri demlendirirken, mutfak masasındaki o köklü ölçüyü ve özeni taşırım. İkisinde de amaç, insanı sarsıp hırpalamak değil; beslemek, ısıtmak ve içeriye ılık bir hava girmesini sağlamaktır.
Kelimelere duyduğunuz o derin hürmet metninizde muazzam bir şekilde hissettiriyor kendini: "Kelimeler kim kullanıyorsa onun elbisesini giyer... Kim olduğunuza dair en kuvvetli bilgi anlatıp durduklarınızda değil, satır arası kelimelerinizdedir" diyorsunuz. Dilin sürçtüğü yerden tutun da sık tekrar edilen kelimelere kadar, kelamın insanı ele veren o sâfi aynasını bize anlatır mısınız? Ve buradan yola çıkarak niyet ettiğiniz #cumartesikelimeleri serisi nasıl bir ruhla doğacak?
Kelimelerle aram iyidir; anlamları, ahenkleri ve bir araya gelip sanat oluşturmaları insanı büyüler. Dilin sürçtüğü yer, kalbin saklamaya çalıştığı ama başaramadığı o sızıya işaret eder. Sık tekrar ettiğimiz kelimeler ise zihnimizin en çok etrafında döndüğü, henüz çözemediği düğümlerin anahtarıdır.
İnsan ne kadar susarsa sussun, dilindeki kelimelerin kumaşından görünür. Çünkü kelimeler tarafsız değildir; her kim kullanıyorsa onun elbisesini giyer, onun kılığına girerler. Aynı kelime iki ayrı kalemde bambaşka iki şeye dönüşür; içinden çıktığı kalbin izini taşır mutlaka. Ne kadar ustalıkla saklamak isterseniz isteyin kızgın, yorgun ya da dalgın olduğunuzda sizi ele verirler.
Kim olduğunuza dair en kuvvetli bilgi anlatıp durduklarınızda değil, satır arası kelimelerinizdedir çok zaman. İyi bir terapi de bu sebeple dilinizin sürçtüğü yerin bile peşine düşer. Sık tekrar ettiğiniz her kelime kime söylerseniz söyleyin size aittir; bal da olsa zehir de olsa söyleyenin dünyasının mahsulüdür çünkü.
Söz dediğin ekmek gibi azizdir. #cumartesikelimeleri serisi de işte bu anlayışla, kelimelerin üzerindeki o gündelik tozu almak için doğacak. Hızla tüketilen, anlamı boşaltılan kavramlara yeniden saygı duymak; unuttuğumuz, kenarda bıraktığımız o aziz kelimeleri yeniden hayatımızın merkezine koymak ruhuyla yeşerecek. Her Cumartesi, bir kelimenin kapısını çalacağız.
"Testinin içinde ne varsa dışına o sızar; kendini saklayabilirsin ama gölgeni asla..." diyerek modern insanın kaçırdığı o derin içsel yüzleşmeye dikkat çekiyorsunuz. Herkesin kusursuz görünmeye çalıştığı ama gölgelerinden kaçamadığı bu çağda; insanın kendi testisinin ahvaliyle yüzleşmesi ve içsel iyileşmeyi başlatması nasıl mümkündür?
"Testinin içinde ne varsa dışına o sızar." Öfkelenince, kızınca, üzülünce, yorulunca ya da çok sevinince... Yoğun duygularda dışarı sızar gölgelerimiz. Kendini saklayabilirsin ama gölgeni asla. Ne kadar yaldızlasak da sosyal medyanın ve vitrinlerin kusursuzluk cilalarıyla kaplasak da testide çatlak varsa veya içindeki su bulanıksa, o sızıntı gölgemizi yere düşürür.
İçsel iyileşme, o testinin içindekini inkâr etmeyi bırakmakla başlar. İnsan kendi karanlığına ve gölgesine gözlerini kapattığında iyileşmez; aksine o karanlığı daha da büyütür. Yüzleşmek, kendini yargılamadan, "Evet, benim içimde bu yara da var, bu tortu da var" diyebilme cesaretidir. Hep aynaya değil, dönüp arkasına, içinden sızana bakmalı insan; iyileşmek ve dönüşmek için. Testilerimizin ahvaliyle yüzleşebildiğimizde boğazımızdaki o dikenli teli söküp atarız. Kendini kabul eden insan kendini temizleme ve onarma imkanına kavuşur.
Modern insanın ruhunu ait olduğu o büyük anlama sabitleyemediği için sürekli bir "Ben buradayım!" deme telaşında ve gürültüsünde olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu varoluşsal telaşın ve gürültünün ortasında kelimeleri "ekmek gibi aziz" bilip sükûnet kuyusuna çekilmek modern insana nasıl bir şifa vaat ediyor?
Modern zaman insanı, ruhunu ait olduğu o büyük anlama sabitleyemediği için sürekli bir "ben buradayım" deme telaşında. Görülmenin var olmakla neredeyse eşitlendiği bir illüzyonun içindeyiz. İnsan değerini başkasının onayına bağladığı anda kendi varlığının tapusunu başkasının eline verir.
O mahur bestenin intihal, Müjganın protez olduğu bu dünyada insanın sevgiye ve umuda sahip çıkmaktan başka yolu var mı ki? Düşe kalka, bata çıka, deneye yanıla, yorula yorula... Okuyarak, yazarak, dokunarak, dua ederek, sabrederek... Var olarak bizzat, yok olarak arada. Gözlerini açarak çoğu zaman, kulağını kapatarak arada... Unutarak bazı zaman, unutmuş gibi arada. Arkamızda bir demir kafes sürüklüyoruz aziz bir misafir gibi.
Sessizliğe çekilmek, bu doymak bilmeyen tüketim ve onay çarkından çıkmaktır. İnsan ancak kendinden daha büyük bir anlama tutunduğunda dengelenir. Anlam bizden büyük olduğu için görülme ihtiyacımız ve telaşımız sakinleşir. İçinizde sakinleştirmeye çalıştığınız o ses, belki de yalnızca yuvasını arayan bir kuştur. Kendi merkezini oluşturan kişi için hayat artık bir mücadele alanı olmaktan çıkar.
Son olarak; "İkinci bahar saklı cennettir; insanın kışın soğuk karanlığından sonra içindeki o saklı baharı bulması kendi elindedir" kelamıyla umudu mühürlüyorsunuz. Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayatın kışında sıkışıp kalmış, kendi saklı baharını arayan, içindeki o sâfi cümleyi kurmaya niyetlenen tüm okurlarımıza ve yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Hangi kışın içinde olursanız olun, toprağın altında filiz vermeyi bekleyen o saklı tohumu unutmayın. Kış, hayatın bittiği yer değil; bahara hazırlanmak için demlendiği yerdir. Kendi kışınızda sıkışıp kaldığınızda, yapacağınız en büyük hata dışarıdaki yalancı baharlara aldanmaktır. Gerçek bahar dışarıdan gelmez; insanın kendi içindeki o ilk saflığı, kendi kor ateşini bulmasıyla içeriden dışarıya doğru yeşerir.
Okurlarıma ve yazar adaylarına çağrım şudur: Kendi yapınıza, kendi hikâyenize savaş açmayın. Başkalarının cümleleriyle değil, kendi duru cümlenizle ayağa kalkın. Kaleminizin veya hayatınızın zamanını sıfırlamaktan korkmayın; çünkü niyet dürüst olduğunda, emeğin ve sabrın geciktiği görülmemiştir. Ne kadar kış yaşarsanız yaşayın, kendi gerçeğinize sadık kaldığınızda biliniz ki: Sonrası mutlaka bahardır.
Teşekkür ve Kapanış
Bu söyleşinin hayata geçmesinde, yayında ve yapımda emeği geçen Ahmet Bilgehan Arıkan’a, Uyanış Yayınevi ailesine ve Satır Arası ekibine gönülden teşekkürlerimi sunarım.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Erzurum’un tarih ikliminden sosyolojinin şefkatine, "Tek Kanatlı Kuşlar" masumiyetinden otizmli evlatlarımızın o duru dünyasına, mutfak terapisinin sabrından kelimelerin haysiyetine ve saklı baharlara uzanan Değerli Tarihçi, Sosyolog ve Yazar Baharrevna Çiftçi Hanımefendi'nin o hasbi kelam mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; bir testiden dışarı sızan o sâfi özde, bir çocuğun kalbine dokunan şefkatli bir projede, aziz bilinen bir kelamın satır arasında ve insanın kendi içine dönüp bulduğu o saklı cennette niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.