Şehirlerin Ruhunu "Kalbini Yokla" Diyerek Gezen Bir Gönül Seyyahı: Güzin Osmancık
Kelimelerin o şifalı deryasında yol alırken kelamın sıhhatine talip olmayı, Anadolu’nun dört bir yanından derlediği şehir hafızasını tasavvufi bir teslimiyetle kâğıda dökmeyi bir yaşam dairesi haline getirenler vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; ilkokulu Manisa’da, ortaokulu Balıkesir’de, liseyi Artvin’de okuyarak vatan toprağının kokusunu sînesine nakşeden; çocukluğunu doğa aşığı Manisa Tarzanı’nın efsaneleriyle bileyen; Şehri İstanbul Gazetesi’ndeki kavi kültür-sanat yazıları ve röportajlarıyla tanınan; festival meydanlarından ödüllerle dönen ama asıl büyük ödülü "Kalbe Yolculuk" olarak gören; gezi, anı, seyahat yazılarını gönül dünyasından damlayan şiirlerle harmanlayan ve kaleme aldığı "Dünyayı Çirkin Buluyorsan Kalbini Yokla" başyapıtıyla insanlığın pas tutmuş vicdanına kavi bir ihtar bırakan Gazeteci, Yazar ve Köşe Yazarı Güzin Osmancık ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Güzin Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece Şehri İstanbul Gazetesi’nde kültürün ve sanatın nabzını tutan kavi bir gazeteci olarak değil; "Hakkım yok ki hakkımda yazayım. Hakkın sahibi 'O'" felsefesiyle kendini aradan çıkarıp kelamın namusuna sarılmış derviş meşrep bir kalem olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o kalıplara ve kelimelere sığmayan sâfi ruhunuzu tanıyarak başlayalım: Güzin Osmancık kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
Sözüme Allah'ın selâmıyla başlamak isterim.
Bana sık sık "Güzin Osmancık kimdir?" diye soruyorlar. Bu soruya cevap vermek için, beni ben yapan yolculuğun en başına, çocukluğuma dönmem gerekiyor.
İlkokul yıllarım Manisa'da geçti. O yıllarda küçücük bir kız çocuğuydum ama yüreğimde kocaman bir hayal taşıyordum. Günün birinde İstanbul'a gidecek, Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim okuyacak ve hayatımı sanata adayacaktım. O hayal, çocuk kalbimin en kıymetli emaneti olmuştu.
Belki imkânlar sınırlıydı, belki yol uzun ve zorluydu; ama ben hayalimden hiç vazgeçmedim. Her adımımı ona doğru attım. Çünkü inanıyordum ki insanın bir hedefi olmalıydı. Hedefsiz bir hayat, rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibidir. Nereye gittiğini bilmeyen bir gemi, hiçbir zaman limana ulaşamaz. Hayatınızı hangi mukaddesat üzerine inşa ettiniz diye bir soru yöneltmişsiniz. Önce çocukluğumda koyduğum hedefe ulaştım, sonraları hayatımı bir derviş sadeliğinde yaşayarak yazmaya başladım.
Çocukluk yıllarınızın Manisa Tarzanı gibi doğaya, ağaca, yeşile ve sâfi bir sadeliğe âşık bir efsanenin izleriyle geçtiğini fısıldıyorsunuz. İlkokulu Manisa'da, ortaokulu Balıkesir'de, liseyi ise Artvin'de okumak; yani çocukluk ve ilk gençliğinizi Anadolu’nun farklı coğrafyalarında, o farklı insan hikâyelerinin ve kültürlerin içinde mizanpajlamak, bir yazar olarak heybenize nasıl bir insan sarraflığı ve tabiat sevgisi kattı?
Çocukluk yıllarım Manisa'da geçti. O şehir bana sadece çocukluğumu değil, ömür boyu unutamayacağım bir insanı da hediye etti: Manisa Tarzan’ı. O gerçek bir Tarzan’dı.
Belki "Bir Tarzan insanın hayatına ne katabilir?" diye düşünebilirsiniz. Ama o, masallardaki kahramanlardan biri değildi; yaşayan bir erdem örneğiydi. Yaz kış demeden heybetli Spil Dağında bir mağarada yaşar, akşam güneşi dağın ardına çekildiğinde sessizce şehre inerdi. Her gün aynı saatte parkta olurdu. Biz çocuklar da saat beş olmasını sabırsızlıkla bekler, onun etrafında halka olurduk. O bize yalnızca ağaçları anlatmazdı; bir çiçeği incitmemeyi, bir kuşun yuvasına saygı duymayı, bir hayvana merhamet etmeyi ve en önemlisi insanı sevmeyi öğretirdi. Farkında olmadan kalplerimize doğa sevgisinin, merhametin ve paylaşmanın ilk tohumlarını eken oydu. Bugün hâlâ bir ağaca sevgiyle bakabiliyorsam, bir çiçeğin açışında Rabbimin sanatını görebiliyorsam, bunda o çocukluk günlerinin sessiz derslerinin büyük payı vardır.
Daha sonra hayat beni Manisa'dan Balıkesir'e götürdü. Ortaokul yıllarım orada geçti. Her şehir insana başka bir pencere açıyor. Ben de her taşınmada yeni insanlar tanıyor, yeni hayatlar öğreniyor ve fark etmeden iç dünyamı zenginleştiriyordum.
Lise yıllarım ise Artvin'de geçti. Artvin, bana göre Türkiye'nin hikâyesi yazılacak en müstesna şehirlerinden biridir. Coşkuyla akan Çoruh Nehri, sislerin arasından yükselen dağları, zirvelerinden eksik olmayan karlı dağları, Kafkasör Yaylası'nın şenlikleri ve horonun insanın yüreğine işleyen ritmi...
Artvin, bana tabiatın yalnızca seyredilecek bir güzellik değil, Allah'ın kudretini anlatan büyük bir kitap olduğunu hissettirdi. Orada her mevsim ayrı bir renk, her manzara ayrı bir tefekkür vesilesiydi. Kız meslek lisesindeki eğitimim sebebi ile istediğim üniversiteyi kazanmam neredeyse imkansızdı. Ama benim hayallerim vardı, kurduğum düşlerim vardı ve hayallerime ulaşmak için çok hırslıydım. Edebiyat derslerinde çok başarılıydım ama o yıllarda popüler olan resim sanatçısı olmaktı. Hedef koyduğum her şeyi gerçekleştirdim. Ve artık İstanbul’daydım.
Hep başarılı olmak için çabalamıştım ama sonraları hayat beni tefekküre yönlendirdi. Hayat bundan ibaret olmamalıydı. Eksik olan bir şey vardı. Uzun bir süre bunun cevabını aradım. Ve yazı hayatım bir arkadaşımın ricası üzerine onun yerine 1 günlüğüne bir hikâye yazmakla başladı. Gazeteden teklif aldım ve yazmağa başladım.
Ünlü sanatçılarla yaptığım röportajlar beklemediğim kadar ilgi gördü. Her buluşma, her sohbet bana insanın görünen yüzünün ardında bambaşka hikâyeler taşıdığını öğretti. Bir televizyon kanalında hazırlayıp sunduğum programlarda birbirinden değerli konukları ağırladım. Ardından üç Kâbe belgeseli, Kudüs ve Filistin belgeselleri geldi.
İşte o günlerde yollar bana yeni ufuklar açmaya başladı.
Bir bavul, bir kamera ve yüreğimde hiç dinmeyen bir merakla şehirler, ülkeler, medeniyetler arasında dolaştım. Kimi zaman Kâbe'nin gölgesinde gözyaşlarımda boğuldum, kimi zaman Kudüs'ün taşlarında asırların hüznünü hissettim, kimi zaman Filistinli bir annenin sessiz bakışlarında insanlığın acısını gördüm. Her yolculuk bana yeni bir coğrafya gösteriyordu; ama farkında olmadan beni asıl kendi içime doğru bir yolculuğa götürüyordu.
O zaman kendime şu soruyu sordum:
Gezgin, sadece gezen midir?
Eğer yolculuk yalnızca kilometreler kat etmekten ibaret olsaydı, insan döndüğünde aynı insan olarak kalırdı. Oysa ben her dönüşümde içimde bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Her şehir bana bir ayna tutuyor, her insan bana kendimden bir parça gösteriyordu.
Yıllar sonra, Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin şu sözü yüreğime bambaşka bir anlam kazandırdı: Muhyiddin Arabi Hz dediği gibi “Anladım ki bütün yolculuk kendimden kendime imiş”. Ben ülkeleri gezerken aslında Rabbim beni bana gösteriyormuş. Her yol, beni içimdeki eksik parçaya yaklaştırıyormuş. Her durak, bir tefekkür; her ayrılık, bir olgunlaşma; her kavuşma ise Allah'ın rahmetine açılan yeni bir kapıymış.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki en uzun yolculuğum ne binlerce kilometrelik seyahatlerdi ne de kıtalar aşmaktı. En uzun ve en çetin yolculuk, kendi nefsimden kalbime yaptığım yolculuktu. Ve o yolculuk hâlâ devam ediyor.
Gezi, anı ve seyahat yazılarınıza başlarken kaleme aldığınız edebiyat tarihine geçecek kavi bir cümleniz var: "Bazı şehirler vardır, sizinle beraber arkanızdan gelir. Bazı şehirlerde siz hiç gitmesenizde o hep sizinledir." Gitmesek de bizimle olan, arkamızdan gelen o asil şehirlerin ruhunu ararken, çıktığınız o seyahatlerde sizi ve kaleminizi yollarda neler karşıladı?
Zamanla yolculuklarımın yönü değişti. Artık sadece şehirleri görmek için değil, onların ruhunu anlamak için yola çıkıyordum. Gezdiğim beldelerin efsaneleri, kadim hikâyeleri ve özellikle yüzyılları aşarak günümüze ulaşan aşk destanları beni kendine çekiyordu.
Çünkü her şehrin yalnızca sokakları değil, bir kalbi bir ruhu vardır.
Her medeniyetin kendine has bir dili, iklimi, musikisi, duası ve bir sahibi vardır. Kimisi taşlarına sabrı işlemiştir, kimisi kubbelerine umudu, kimisi ise asırlardır dilden dile anlatılan bir aşkı...
Ben gittiğim her yerde önce o şehrin efsaneleşmiş aşkını aradım.
Çünkü inandım ki bir şehri en çok orada yaşanan büyük âşıkları tanıtır. Kimi zaman bir çölün ortasında birbirine kavuşamayan iki yüreğin hikâyesi, kimi zaman bir sarayın duvarlarında yankılanan sessiz bir hasret, kimi zaman da bir dervişin Rabbine kavuşma özlemi... Her efsane bana aynı hakikatin farklı yüzlerini gösterir.
Çünkü aşk, insanlığın ortak dilidir. Aşk her yerdedir. Çünkü Mecnun, çölde Leylâ'yı değil, kendi hakikatini aramıştır. Aşk nakkaşın fırçasında vardır; çünkü sanatkâr, gördüğü güzelliği değil, güzelliğin gerçek sahibini arar.
Dervişin semasında, secdesinde ve vuslat özleminde vardır; çünkü onun bütün yolculuğu Sevgiliye kavuşmaktır.
Ben de zamanla anladım ki gerçek sanat, insanın Allah'a duyduğu aşkın sessiz bir yakarışıdır. Ressam bunu renklerle söyler, hattat kamışıyla, şair mısralarla, musikişinas nağmelerle... Hepsi aynı hakikatin etrafında döner. Çünkü bütün güzellikler, Mutlak Güzel'in yeryüzündeki yansımalarıdır.
Bazı ülkeler vardır ki, hiç gitmeseniz bile onlar çoktan gönlünüze yerleşmiştir. Benim için henüz gidemediğim Hindistan böyledir. Daha ayak basmadan sinemasıyla, musikisiyle, kadim bilgeliğiyle ve mistik iklimiyle ruhuma misafir olmuştur. Sanki beni yıllardır bekleyen eski bir dost gibidir.
Bazı şehirler de vardır ki, oradan ayrılırsınız; ama kalbinizin orada kalmıştır. Siz dönersiniz, fakat ruhunuz hâlâ orada onu seyretmeye devam eder.
Ben gittiğim hiçbir ülkeye yabancı olmadım. Kendimi hep o toprağın bir insanı gibi hissettim. Çünkü biliyordum ki bir milleti tanımanın yolu, onun gönlünde sakladığı aşkı tanımaktan geçer. Aşk, hayatın en büyük sırrıdır. Beşere duyulan aşk sonun da sizi Allah’a taşır.
Katıldığınız saygın festivallerden aldığınız kavi ödüller, başarılar var. Ancak siz, asıl seyahati ve rotayı dış dünyadaki haritalardan ziyade insanın kendi sînesine doğru yaptığı o mukaddes "Kalbe Yolculuk" olarak tanımlıyorsunuz. Bir zanaatkâr ve yazar için ödüllerin ve alkışların ötesindeki o en büyük, en çetin ödül olan "kendi kalbine ulaşabilme" yolculuğu sizce nasıl bir matbuat ve nefis terbiyesi gerektirir?
Seyahat, benim için vazgeçilmez bir hâldir. Çünkü her yolculuk, biraz da kendine dönüş, kendini arayış ve kalbin derinliklerine doğru yapılan sessiz bir seferdir.
İnsan bazen dağları, denizleri, şehirleri aşarken aslında kendi nefsinin sınırlarını aşmaya çalışıyor. Asıl yolculuk dışarıya değil, içeriye yapılan yolculuktur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ne güzel söylemiş:
"İçine sefer etmeyen, dünyayı dolaşsa ne? Kendini görmeyen, âlemi görse ne?"
Sonra şunu idrak etmeye başladım:
"Gören de O'dur, gösteren de O'dur. Sen görmeyi yalnızca gözden mi sandın?"
İnsan, ancak kalbiyle bakmayı öğrendiğinde hakikati görmeye başlıyor.
Benim kalbe yolculuğum ise hayatımın unutamayacağım bir anıyla başladı.
Bir gün bilgisayarımın başında çalışırken, hiç tanımadığım bir kişiden kısa bir mesaj aldım:
"Sana Allah'tan davet var."
O mesajı okuduğum an tarif edemediğim bir duygu hissettim. Bunu kendi kalbimde, Rabbimin bana bir çağrısı olarak yorumladım. Hiç tereddüt etmeden ilk kutsal yolculuğuma çıktım.
Kâbe'yi ilk görüş anımı kelimelerle anlatabilmem mümkün değil.
Sanki yıllardır özlemini çektiğim bir dosta kavuşmuş gibiydim. Orada zaman duruyor, insanın bütün hesapları susuyor, yalnızca kalbi konuşuyordu. Kâbe'nin etrafında dönerken aslında kendi kalbimin etrafında dönüyor, yıllardır aradığım hakikatin izini sürüyordum. Onu ilk gördüğümde bende bıraktığı etkiyi şu mısralar ile anlatmıştım. Burası maddeden manaya geçişin sınırı.
O yolculuk, benim hayatımın dönüm noktalarından biri oldu.
Daha sonra Kâbe üzerine üç belgesel hazırlama imkânı buldum. Her çekim, her araştırma beni biraz daha derin bir tefekküre götürdü. Günlerce, aylarca okudum. Sayısız eser inceledim. Özellikle Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin Fütûhât-ı Mekkiyye eseri benim için bambaşka bir anlam taşıdı. Bu büyük eserin Kâbe'de kaleme alınmış olması, onu benim gönlümde daha da kıymetli kılıyordu. Defalarca okudum. Her okuyuşumda aynı satırlar bana başka bir hakikati fısıldadı.
Sonra yol beni Şam'a götürdü. Orda Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin kabrini ziyaret ettim. O an hissettim ki bazı insanlar vefat etmez; eserleriyle, fikirleriyle ve bıraktıkları hikmetle yaşamaya devam ederler.
Ve anladım, bazı şehirlerden siz ayrılırsınız ama onlar sizden ayrılmaz. Mekke, Şam, Kudüs, Filistin. Ben o şehirlerden ayrıldı; fakat onlar kalbimden hiç çıkmadılar. Sanki ben onları değil, onlar beni takip etti. Dualarımda, satırlarımda, resimlerimde, yolculuklarımda hep benimle oldular.
Çünkü bazı şehirler vardır, sizinle beraber gelirler.
Şiir dünyanızda ve hayata bakışınızda, "Aynı kalmaz hiçbir şey. Bir gün olur her şey değişir. Seversin, sevdiğin değişir. Sevilirsin sen değişirsin... Hatta gün olur ismin bile değişir" diyerek muazzam bir fani dünya tespiti yapıyorsunuz. Her şeyin hızla tüketildiği, her şeyin "değiştiği" bu modern ve bencil çağda, kaleminizi o hiç değişmeyen, ezeli ve ebedi olana, yani sâfi sevgiye çıpalamayı nasıl başarıyorsunuz?
Maneviyata yönelmem, sadece hayatımın yönünü değil, iç dünyamın bütün iklimini değiştirdi.
Sanki yıllarca sessiz kalan gönlümde bir bahar başlamıştı. İçimde öyle büyük bir aşk filizleniyordu ki, onu kelimelerden başka hiçbir şeye emanet edemezdim. İşte bu yüzden yazmaya başladım. Şiirlerim kalbimde taşıdığım o ilâhî muhabbetin kalemi oldu.
İnsan gerçekten değişime açık bir mahlûktur.
Kalp Allah'a yönelmeye başlayınca, insanın sevdikleri de değişiyor. Bir zamanlar büyük zevk aldığınız şeyler, bir bakıyorsunuz ki ruhunuza artık hiçbir şey söylemiyor. İnsan değiştikçe, çevresi de değişiyor.
Bir zamanlar aynı duyguları paylaştığınız insanlar, artık sizin yol arkadaşınız olamıyor. Onlara karşı bir kırgınlık değil, sadece sessiz bir uzaklık hissediyorsunuz.
Ve o zaman anlıyorsunuz ki insanın içinde öyle bir özlem var ki, hiçbir fânî onu bütünüyle dolduramıyor. Kalp ezelî ve ebedî olana kavuşmak istiyor.
İşte o zaman anlıyorsunuz ki gerçek aşk, insanı tüketen değil; insanı yeniden var eden aşktır.
Sizin sevdiğiniz, sînenize nakşettiğiniz o asil kelamlar arasında, "Derviş çorba içmek için tekke beklemez" ve "Sevmek çok kolay, zor olan nefrettir" düsturları yer alıyor. Şehri İstanbul Gazetesi’nde kültür-sanat yazıları kaleme alırken ve insanlarla röportajlar yaparken, bu dervişane sabrı ve "nefrete inat sevgiyi yüceltme" ahlakını yazılarınıza nasıl birer mizanpaj harcı olarak katıyorsunuz?
Tasavvuf eğitimi her an sizi daha sade, daha naif bir insan olmak üzere eğitiyor. Artık merkezinizde ben olmuyor, sadece başkalarını mutlu etmek üzere bir gayretin sahibi oluyorsunuz. Bu da sizi tahmin edemeyeceğiniz kadar mutlu ediyor. Derviş olmanın 3 altın kuralı vardır.
1- Her şeyin bedeli peşin ödenir
2-Mal alıcıya satılır
3- Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.
Ama ben diyorum ki derviş hiçbir zaman çorba içmek için tekke beklemez. Yani derviş gönülsüz olur, çıkar uğruna iş yapmaz. Bunu en güzel örneği de Yunustur. Her zaman sevmenin çok kolay olduğunu düşünürüm. Çünkü Yüce Rabbimizden üflenen ruhun en büyük hasleti Sevgidir. Sevgi her şeyin anahtarıdır. Her kapıyı açar. Hayatta yaşamı kolaylaştıran tek formül sevginizi karşınızdakine hissettirmektirdeydi. Her zaman haksız olan siz olun. İşte iyilik hep iyidir. Zor olan kötülüktür.
Edebiyat dünyasında kavi bir yankı uyandıran "Dünyayı Çirkin Buluyorsan Kalbini Yokla" isimli muazzam bir başyapıtınız var. İnsanlığın dışarıdaki çirkinliklerden, kaoslardan dert yandığı bu çağda, hedefi doğrudan insanın kendi sînesine çeviren bu kıymetli eserinizin doğuş hikayesini, sînenizdeki o saklı şiirlerin bu kitaptaki izlerini ve yakın zamanda raflarda göreceğimiz o yeni, müstakbel kitap projelerinizi bizlerle paylaşır mısınız?
Dünya aslında çirkin değildir. Gördüğümüz güzellik de çirkinlik de çoğu zaman kalbimizin aynasına yansıyan şeylerdir. Eğer insan baktığı her yerde yalnızca kusur görüyorsa, belki de önce kendi gönlüne dönüp bakmalıdır. Bu düşünce bana hep Merkez Efendi Hazretleri'ni hatırlatır. Rivayet edilir ki mürşidi bütün müritlerine, "Şehri dolaşın, gördüğünüz bütün kötülükleri yazın." der.
Merkez Efendi şehri baştan sona gezer, sonra boş bir kâğıtla geri döner.
Mürşidi şaşkınlıkla sorar:
"Hiç mi kötü bir şey görmedin?"
O da büyük bir teslimiyetle cevap verir:
"Gezdim; ama kötü hiçbir şey göremedim. Her şey merkezindeydi."
Evet Âdem AS dan bu yana her şey merkezinde. Her zaman Allah taraftarları iyiler, tagutun taraftarları kötüler var. Biz safımızı doğru seçersek her şey merkezindedir.
Bu söz ilk kitabımın ismi oldu. Akış Yayınları sahibi İsmail Fatih Ceylan internetten derlediği yazılarımdan bir kitap hazırlayarak bana sürpriz yapmıştı. Kitabın ismini de bulan odur. Kitap çıktığı zaman çok ses getirdi. Güzel yorumlar aldım. Her zaman internetteki yazılarım alınabilir, kullanılabilir. Çünkü hiçbir şeyin sahibi değiliz. Bununla ilgili çok güzel bir anım da var.
Altınolukta olduğum bir yaz oradaki Kaz dağları hakkında bir yazı yazmak için kitapçıya gitmiştim. Bu konuda bir kitap var mı diye sorduğumda “Kaz dağlarının Efsaneleri” diye bir kitap verdiler. Kitabı okumaya başladığımda bana hiç de yabancı olmayan hikayelere rastladım. Kitabın sonunda yazar Güzin Osmancık diye yazıyordu. Benim internetteki yazılarımdan alarak kitap yapmışlardı. Sonra yayınevini arayarak teşekkür ettim ve bari ismimi başa yazsaydınız diye espri yaptım. Benim için önemli olan birilerine faydalı olabilmemdi. Yeni bir kitap gelebilir. Şu an sadece efsaneleri ile gezi hikayeleri yazıyorum. Ne kadar ilgi çeker bilmiyorum.
Son olarak; "Her sevgi beni 'O'na biraz daha yaklaştırır, seven sevdiği ile beraberdir" diyerek kelamın namusunu ilahi aşkın mühürüyle taçlandırıyorsunuz. Satır Arası masamızdan, dünyayı güzelleştirmek için önce kendi kalbini yoklamaya niyet etmiş yazar adaylarımıza ve "Kelimelerin Sıhhati"ne gönül verenlere bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
“Sevgi, bütün kapıları açan anahtardır.” demiştim
İnsan sevgisi ile Allah sevgisi birbirinden ayrı değildir. Çünkü bütün sevgilerin kaynağı O'dur.
İnsan bazen bir kula duyduğu aşk ile yola çıkar, ama yolun sonunda Hakikî Sevgilinin kapısına varır. Vesile aşktır kul sevisi, gaye-i aşk ise Allah'tır.
Bir yazar benim için şöyle bir yorum yazmıştı:
"Aşka âşık bir yazar..."
Bu cümleyi ilk okuduğumda tebessüm ettim. Sonra düşündüm... Belki de gerçekten beni anlatan en kısa cümle buydu. Çünkü ben, hayatım boyunca aşkın peşinden yürüdüm.
Bazen bir şehrin efsanesinde, bazen bir dervişin duasında, bazen Kâbe'nin avlusunda, bazen bir şiirin mısralarında...
Ama her aşk beni aynı kapıya götürdü.
İnsanın bedeninde öyle bir emanet vardır ki ne aklın emrine bütünüyle boyun eğer ne de iradenin hesaplarına sığar. O, sadece kendisine yazılanı hisseder. Bunun adı Kalptir. Kalp, sevmesi emredilen yere yönelir. Ve o yönelişin adıdır AŞK.
Aşkın içinde kibir yoktur, üstünlük yoktur, hesap yoktur.
Gerçek aşk, insanı küçültmez; nefsini küçültür. Kalbi büyütür. Belki bu yüzden büyük aşk hikâyelerinin çoğu kavuşmayla değil, hasretle hatırlanır. Çünkü hakikatte ayrılık da bir terbiyedir. İnsan, kavuşamadığı sevgide faniliğin sınırını görür; sonra yüzünü Bâkî olana çevirir.
Ben bu yüzden efsane olmuş aşk hikâyelerini hep sevdim. Aşk İlahi Muhabbetin kulunu kendi zatına çekmesidir.
Leylâ ile Mecnun'u, Ferhat ile Şirin'i, Yusuf ile Züleyha'yı okurken yalnızca iki insanın hikâyesini değil, kulun Hakikî Sevgiliye doğru yürüyüşünü gördüm.
Çünkü sonunda bütün yollar aynı kapıya çıkar.
Ezeli ve ebedî olan Sahibimizin kapısına...
Bugün bana "Hayatından geriye tek bir cümle bırakacak olsan, ne söylersin?" diye sorsalar, hiç düşünmeden şunu söylerim: Nefreti hiç bilmeyen bir insan olarak Çok sevin derim
İnsanları sevin, çiçekleri sevin, hayvanları sevin. Yaratılmış her şeyi, Yaratan'dan ötürü sevin.
Hatta sizi anlamayanları, sizi incitenleri, sizi sevmeyenleri bile sevin.
Çünkü nefret, önce onu taşıyan kalbi yorar. Sevgi ise önce sahibini iyileştirir.
Ben inandım ki sevgi, Allah'ın insan kalbine koyduğu en büyük emanettir. O öfkeden güçlüdür, kırılan gönülleri onarır, uzakları yakın eder, karanlıkları aydınlatır.
Ve şimdi ömrümün bütün yolculuklarına dönüp baktığımda görüyorum ki, ben şehirleri gezmek için yola çıkmıştım. Rabbim ise beni kalbime ulaştırdı.
Anladım ki bütün yollar, bütün ayrılıklar, bütün kavuşmalar ve bütün aşklar...
Tek bir hakikati öğretmek içindi:
Allah sevgisi, insanın varabileceği en güzel menzildir.
Ve ben, hala bu menzilin yolcusuyum...
Saygılarımla
GÜZİN OSMANCIK
Bedende öyle bir organ vardır ki iradenin gücüne tabi olmayan, aklı dinlemeyen, seçme hakkı olmayan. Sadece kaderinde yazılana kalbinin sev dediğine meyleden. İşte o kalptir. O sadece kalbin sev dediğine meyleder. Bu sevginin adı Aşk’dır. Aşkta ne üstünlük vardır ne de aşağılık. Büyük aşklar nedense hep acı bir sonla biter. Aşk ilahi muhabbetin kulunu kendi zatına çekmesidir. Her kim gerçek aşka ulaşmak isterse aşkın dışında her şeyi terk etmeli.
Bu sebeple efsane olmuş bütün aşklar beni çok etkiler. Yani kavuşamayanların hikayeleri. Sonunda mutlaka kendilerini ezeli ve ebedi olan sahiplerinin kapısında bulurlar. Sevmek nefreti hiç barındıramayan bir duygudur.
Yazdığım bütün yazılarda hep insanla Her yolculuk dönüşünde fark ettim ki değişen şehirler değil, bendim. Gittiğim her coğrafya kalbimde açılmamış bir kapıyı aralıyordu. Karşılaştığım her insan bana kendimden bir şey gösteriyordu. Bazen bir çocuğun tebessümü, bazen yaşlı bir adamın duası, bazen de bir annenin sessiz gözyaşı, bana kitapların öğretemeyeceği hakikatleri öğretiyordu.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Anadolu’nun her bir köşesinden topladığı şehir hatıralarını gazetecilik vakarıyla harmanlayan, kalbe yaptığı o içsel yolculukları gönül dünyasından damlayan şiirlerle süsleyen ve "Dünyayı Çirkin Buluyorsan Kalbini Yokla" eseriyle sînelere dervişane bir şifa sunan Değerli Gazeteci ve Yazar Güzin Osmancık'ın o kavi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, sanatta, şehirlerde, yollarda ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.