Ahmet Bilgehan Arıkan tarafından 18.08.2026 13:16 tarihinde yayınlandı.

Bencil ve yüzeysel çağın, insanı popüler olanın arkasından sürüklediği ve hakiki duyguları unutturduğu o hoyrat gürültünün ortasında; "En güçlü cümle, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı cümledir" diyerek kelamın namusuna sığınan kavi ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Muş’un Bulanık ilçesinde başlayan ömür yolculuğunu annelik şefkati, kadınlık hassasiyeti ve vicdan süzgeciyle yoğuran, Levla Dergi’de köşe yazarlığı ve editörlük yaparak edebiyatın mutfağında demlenen Değerli Yazar ve Editör Sibel Oğuz Aktemur Hanımefendi ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.

"Kendini Bulan Kadınlar" çalışmasından tezgahtaki iki yeni eser müjdesine uzanan bereketli serüveninde, "Allah sabredenlerle beraberdir" ayetini rehber edinen konuğumuzun o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.

Sibel Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kelimeleri dizen bir yazar değil; anneliğin, adaletin, merhametin ve insan ruhunun görünmeyen yaralarının izini süren hakiki bir vicdan ve kelâm zanaatkârı olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.

Röportajımıza sizi, o insanın kendini sürekli yeniden inşa etme tutkusuyla şekillenen sâfi dünyanızı tanıyarak başlayalım: Sibel Oğuz Aktemur kimdir? Bir okur sizin kaleminize ve eserlerinize adım attığında, sînesinde insana, vicdana ve hakikate dair hangi sâfi ayna ile yüzleşmelidir?

Bu güzel ve gönülden gelen davetiniz için asıl ben teşekkür ederim. Satır Arası’nın böylesine kıymetli bir masasında, kelimelerin yalnızca yazılmadığı; hissedildiği, düşünüldüğü ve insanın kalbine dokunabildiği bir sohbetin içinde olmak benim için de çok değerli.

Dilerim bu sohbet, yalnızca bizim aramızda kalmaz; satırların arasından geçen her okurun kendi kalbine de küçük bir iz bırakır.

Sibel Oğuz Aktemur; Muş’un Bulanık ilçesin de dünya geldim.

Orada yaşadım büyüdüm, bugün ise İstanbul’da, hayatın kalabalığı içinde kendi sessizliğimi ve kelimelerimi büyütmeye devam ediyorum. Evliyim, bir erkek evlat annesiyim. Eğitim hayatımı lise mezunu olarak tamamladım; fakat benim için öğrenmek, diploma ile tamamlanan bir yol değil, ömür boyunca devam eden bir arayış oldu.

Bir okur benim satırlarımın arasına girdiğinde ondan kusursuz insanlar bulmasını beklemiyorum.

Tam aksine; kendi eksikleriyle, yaralarıyla, çelişkileriyle yüzleşebileceği bir ayna bırakmak istiyorum önüne.

Bazen bir cümle insanın yıllardır sakladığı bir yaraya dokunmalı, bazen unuttuğu bir vicdanı uyandırmalı, bazen de “Ben nerede kayboldum?” diye sordurmalı.

Benim dünyamda kelimeler, insanı yargılamak için değil; anlamak için var. Yazarken bir taraf seçmekten ziyade, insanın görünmeyen tarafını göstermeye çalışıyorum. Çünkü herkesin anlatamadığı bir hikâyesi, söyleyemediği bir sözü ve kimseye göstermediği bir yarası olduğuna inanıyorum.

Belki de bu yüzden benim için yazmak, kendini sürekli yeniden inşa etmenin başka bir biçimi. Her yazdığım metinle biraz daha kendime, biraz daha insana ve biraz daha hakikate yaklaşıyorum.

Kendinizi tek bir unvana ya da sıfata sığdırmayı reddediyor; insanın kimliğinin düştüğü yerlerden kalkışıyla ve hayata yüklediği anlamla şekillendiğini ifade ediyorsunuz. İlkokul yıllarında başladığınız yazma serüveninde, kelimeleri bir kaçış değil "gerçekle yüzleşmenin en cesur hali" kılan o içsel uyanış anını bize anlatır mısınız?

Çocukken insanın içinde büyüttüğü bazı duygular vardır; henüz adını koyamazsınız ama varlığını bütün ağırlığıyla hissedersiniz. Ben de o duyguları kelimelerin arasına saklamaya başladım. Yazmak benim için hiçbir zaman hayattan kaçabileceğim bir sığınak olmadı. Aksine, kaçmak istediğim ne varsa karşıma çıkaran bir yüzleşme alanı oldu.

Büyüdükçe şunu fark ettim: İnsan bazen en çok kendisinden saklanıyor. Kendi kırgınlığından, korkularından, yanlışlarından, suskunluklarından.

Oysa kalemi elinize aldığınızda kendinize yalan söyleme ihtimaliniz azalıyor.

Çünkü kâğıt, insanın bahanelerini kabul etmiyor.

Benim için asıl içsel uyanış da burada başladı. Yazdıkça yalnızca başkalarını değil, kendimi de sorgulamaya başladım.

Neyi neden hissettiğimi, hangi acının beni büyüttüğünü, hangi kırgınlığın beni değiştirdiğini ve hayatın bana ne öğretmeye çalıştığını düşünmeye başladım.

Zaman içerisinde yazının insanı iyileştiren tarafını da keşfettim. Fakat iyileşmenin önce yüzleşmekten geçtiğini öğrendim. Yarayı görmeden onu saramazsınız. Kendi karanlığınıza bakmadan ışığınızın kıymetini anlayamazsınız.

Bu yüzden benim için kalem, bir kaçış kapısı değil; insanın kendi gerçeğine açılan kapıdır.

Çünkü inanıyorum ki insan, kendini yeniden inşa etmeye başladığı anda gerçekten yaşamaya başlıyor.

Popüler olanı yazmak yerine toplumun konuşmaktan çekindiği konuları cesaretle ele almayı, insanlara kendi iç muhasebelerini yaptırmayı ilke edinmişsiniz. Bencil çağın normalleştirdiği yanlışlara karşı kaleminizle vicdan, adalet ve merhamet nöbeti tutmanın bir yazar için getirdiği o tatlı sorumluluk nedir?

Benim için o tatlı sorumluluk toplumun alkışladığını tekrar etmekten ziyade, konuşulmayanı konuşabilme cesaretini göstermektir.

Yanlışları normalleştirmemek, haksızlığın karşısında susmamak, insanı insana karşı merhamete ve vicdana çağırmak, görünmeyeni görünür kılmak, susulana ses olmak ve insanın kendi vicdanıyla baş başa kalabileceği bir cümle kurabilme sorumluluğu.

Levla Dergi bünyesinde hem köşe yazarlığı hem de editörlük görevini birlikte yürütüyorsunuz. Yazının sadece üretim kısmında değil, mutfağında ve editöryal tashihatında yer almanın bir yazarın metinlerine ve harflerin sıhhatine kattığı o derinlikli bakış açısını sizden dinleyebilir miyiz?

Editörlük bana, kelimenin yalnızca anlamını değil, yerini ve sorumluluğunu da düşünmeyi öğretti. Bir cümlenin fazlalığını fark etmek, bir kelimenin metnin ruhunu nasıl değiştirebileceğini görmek, anlatılmak isteneni bozmadan metni daha anlaşılır ve güçlü hâle getirmek.

Bunların her biri yazarlığımı da besledi.

Çünkü yazarken insan kendi duygusunun içinde kalabiliyor. Editörlük ise size biraz geri çekilip metne dışarıdan bakmayı öğretiyor.

Benim için tashihat yalnızca yazım yanlışlarını düzeltmekten ibaret değil.

Harfin sıhhati, düşüncenin sıhhatidir. Noktalama işaretinden bir kelimenin seçimine kadar metnin bütünlüğüne dikkat etmek, okura ve yazının kendisine duyulan saygının bir parçasıdır.

Bugün yazarken kelimelerime daha fazla özen gösteriyorsam, bunda editörlüğün bana kazandırdığı bu bakış açısının büyük payı var. Artık bir metne yalnızca “Ne anlatıyorum?” diye değil, “Bunu en doğru, en temiz ve en etkili nasıl anlatabilirim?” diye bakıyorum.

Sanırım editörlük, kalemime biraz daha disiplin; yazarlığım ise editörlüğüme biraz daha ruh kattı.

Kadın hikâyelerini ve insan ruhunu merkeze alan "Kendini Bulan Kadınlar" ve "Bir Kadın Bir Hikâye" gibi derleme kitap projelerinde yer alarak okurla buluştunuz. Kendi sesinizi başka kadınların ve yazarların sesiyle harmanlayarak bir kadın aynası oluşturmanın sînenizdeki karşılığı nedir?

Başka kadınların hikâyelerine dokunmak benim için yalnızca bir kitap projesinin parçası olmak değil; birbirini hiç tanımayan kadınların hikâyeleri üzerinden birbirine ayna tutabilmesi demek.

“Kendini Bulan Kadınlar” derleme kitap projesi kitabım benim için bu anlamda çok özel bir yerde duruyor.

Çünkü kadınların yaşadıkları, sustukları, mücadele ettikleri ve yeniden ayağa kalktıkları her hikâyenin kendi içinde bir hakikat taşıdığına inanıyorum.

Ben de o hikâyeleri bir araya getirirken yalnızca kelimeleri değil, kadınların seslerini, yaralarını, umutlarını ve güçlerini aynı sayfalarda buluşturduğumu hissediyorum.

“Bir Kadın Bir Hikâye” derleme kitap projesi gibi çalışmalarda yer almak da bana şunu gösterdi; Kadınların hikâyeleri birbirinden farklı görünse de duygularımızın birbirine değen çok güçlü tarafları var.

Birinin yaşadığı acı, başka bir kadının yarasına dokunabiliyor; birinin ayağa kalkışı, başka bir kadına cesaret olabiliyor.

Kendi sesimi başka kadınların sesleriyle harmanlamak benim için sesimi kaybetmek değil, aksine çoğaltmak anlamına geliyor.

Çünkü bazı hikâyeler tek bir kadının sesiyle anlatılamayacak kadar büyük.

Yan yana gelen kadın hikâyeleri, tek tek seslerden daha güçlü bir yankıya dönüşüyor.

Ben bu kitapları birer “kadın aynası” olarak görüyorum. Okuyan bir kadın, sayfalarda yalnız olmadığını; yaşadığı duyguların, verdiği mücadelelerin ve yeniden başlama cesaretinin başka kadınlarda da karşılığı olduğunu görebilsin istiyorum.

Ve belki de benim için en kıymetlisi şu: Bir kadının hikâyesi başka bir kadına cesaret olabiliyorsa, o hikâye artık yalnızca sahibinin değil, hepimizin hikâyesidir.

Şimdilerde üzerlerinde büyük bir heyecanla çalıştığınız iki ayrı yeni kitap projenizin olduğunu müjdeliyorsunuz. "Acele etmek yerine okuyucunun yıllar sonra bile dönüp okuyabileceği kalıcı eserler bırakmak" gayesiyle masanızda demlenen bu yeni dosyalarınızın doğuş sancılarını ve sürprizlerini bizimle paylaşır mısınız?

Ben yazarken acele etmeyi sevmiyorum. Bir kitabın tamamlanması, benim için yalnızca son cümleyi yazmakla bitmiyor. Bazen bir metni günlerce bekletiyor, sonra yeniden okuyorum. Çünkü insanın yazdığı şeye zaman geçtikçe başka bir gözle bakabildiğine inanıyorum.

Bugün çok beğendiğim bir cümleyi yarın gereksiz bulabiliyorum.

Bazen de aylar önce yazdığım bir cümlenin aslında kitabın kalbi olduğunu fark ediyorum.

Bu iki dosyanın doğuş sancısı da biraz buradan geliyor.

Yazmak kadar silmek, yeniden yazmak, beklemek ve sabretmek de bu sürecin bir parçası.

Her iki kitapta da kendimden izler var; fakat yalnızca beni anlatan kitaplar olsun istemiyorum. Okurun kendi hayatından bir parça bulabileceği, kendi sorularını sorabileceği ve yıllar sonra yeniden eline aldığında başka bir anlam yakalayabileceği eserler bırakmak istiyorum.

Şimdilik sürprizlerini çok fazla açmak istemiyorum.

Çünkü bazı kitaplar daha kapağı açılmadan anlatılınca büyüsünü kaybediyor.

Ben o heyecanı okurla ilk karşılaştıkları anda paylaşmayı tercih ediyorum.

Tek bildiğim şu: Bu kitapları yetiştirmek için değil, hakkını vermek için yazıyorum. Çünkü benim için bir kitabın değeri çıktığı gün ne kadar konuşulduğuyla değil, yıllar sonra bir insanın yeniden o kitabın sayfalarını açıp kendinden bir şey bulmasıyla ölçülür.

Hayat yolculuğunuzda emek vermekten ve sabretmekten asla vazgeçmediğinizi vurguluyor, "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" ayet-i kerimesini sığınağınız kılıyorsunuz. Uykusuz gecelerin ve sabırla ilmek ilmek işlenen emeklerin sonunda o yolun güzelleştiğine şahitlik etme halini bize nasıl tarif edersiniz?

Hayatta hiçbir şeyin bir gecede olup bittiğine inanmıyorum. Görünen her başarının ardında, kimsenin görmediği uykusuz geceler, vazgeçme noktasına gelip yeniden ayağa kalkmalar ve sabırla verilen emekler var.

Ben de kendi yolculuğumda çok kez yoruldum, bekledim, yeniden başladım.

Bazen verdiğim emeğin karşılığını hemen göremedim. Fakat tam da o zamanlarda kendime hep şunu hatırlattım: “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” Bu ayet benim için yalnızca okunup geçilecek bir cümle değil; zorlandığım zamanlarda sığındığım, bana yeniden güç veren bir hakikat.

Sabretmek benim için hiçbir şey yapmadan beklemek değil. Sabır; emek vermeye devam ederken sonucunu Allah’a bırakabilmek. Elinden geleni yapmak, düşsen de yeniden kalkmak ve yol uzadığında “Ben neden hâlâ buradayım?” demek yerine “Biraz daha yürümeliyim.” diyebilmek.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o uykusuz gecelerin, bekleyişlerin ve küçük küçük attığım adımların aslında yolumu nasıl güzelleştirdiğini daha iyi görebiliyorum.

Bazı kapıların neden geç açıldığını, bazı şeylerin neden zaman aldığını insan yaşarken anlayamıyor. Fakat zaman geçince anlıyorsunuz ki bazı güzellikler aceleye gelmiyor.

Ben başarının en güzel tarafını, yalnızca varılan yerde değil; o yere gelirken insanın kendisinde meydana gelen değişimde görüyorum.

Sabır beni değiştirdi, emek beni olgunlaştırdı, beklemek ise bana teslimiyeti öğretti.

Bugün hâlâ yolun başında olduğumu düşünüyorum.

Hâlâ öğrenecek, yazacak, üretecek çok şeyim var. Ama artık biliyorum ki insan samimiyetle emek verdiği ve sabretmeyi bildiği sürece, gecikmiş gibi görünen hiçbir emek aslında kaybolmuyor.

Bazı yollar geç güzelleşiyor. Ama belki de en güzel yollar, sabırla yürünmüş olanlar oluyor.

Son olarak; "İnsan değiştikçe kalemi de değişir" diyen ve geride sadece güzel izler bırakmayı hedefleyen kavi bir kadın yazar olarak; Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayallerinden vazgeçmek üzere olan, kendi iç aynasıyla yüzleşmeye çalışan tüm okurlarımıza ve yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Öncelikle şunu söylemek isterim; Hayatınızın hangi noktasında olduğunuz, nereden başladığınızdan çok daha az önemlidir.

Bazen insan kendini kaybettiğini zannederken aslında kendini yeniden bulacağı yere doğru yürüyordur.

Hayallerinizden vazgeçmek istediğiniz zamanlar olacak. Yorulacaksınız, bekleyeceksiniz, belki emeklerinizin karşılığını alamadığınızı düşüneceksiniz. Hatta zaman zaman kendinize bile inanmakta zorlanacaksınız. Ama tam da o anlarda kendinize biraz daha sıkı sarılın.

Kimsenin hayatını kendi hayatınızın ölçüsü yapmayın. Her insanın yolu, zamanı ve hikâyesi farklıdır. Başkasının baharı sizin kışınızı küçültmez. Siz henüz çiçek açmadınız diye köklerinizin çalışmadığını düşünmeyin.

Ben şuna bütün kalbimle inanıyorum;

Emek varsa, sabır varsa ve insan kendi hakikatinden vazgeçmiyorsa, sonrası mutlaka bahardır.

Kendinizle yüzleşmekten korkmayın.

Aynaya baktığınızda yalnızca eksiklerinizi değil, bütün zorluklara rağmen hâlâ ayakta duran tarafınızı da görün.

Çünkü insan bazen kendine söyleyebileceği en güzel cümleyi başkalarından bekliyor.

Oysa bazı cümleleri önce kendimize söylemeliyiz: “Ben yapabilirim, yeniden başlayabilirim, daha yolum var.”

Yazar olmak isteyenlere de özellikle şunu söylemek isterim; Yazmak için önce çok okunmuş, çok tanınmış ya da kusursuz olmanız gerekmiyor. Hissetmeniz, merak etmeniz, gözlemlemeniz ve kelimelerin peşinden sabırla gitmeniz gerekiyor.

Kendi sesinizi bulun; çünkü dünyada başkasının sesine ihtiyaç yok, sizin hakiki sesinize ihtiyaç var.

Ve geride güzel izler bırakmak.

Bence insanın hayattaki en kıymetli gayelerinden biri bu.

Bir kitabın, bir cümlenin, bir iyiliğin ya da bir insanın hayatına dokunan küçücük bir sözün bile yıllar sonra hatırlanabileceğine inanıyorum.

Bu yüzden hayallerinizden vazgeçmeyin.

Geç kaldığınızı düşünmeyin.

Yorulduysanız dinlenin ama kendinizden vazgeçmeyin.

Çünkü bazı mevsimler uzun sürer.

Bazı geceler hiç bitmeyecekmiş gibi gelir.

Ama sabreden, emek veren ve umudunu diri tutan insan bilir.

Kış ne kadar uzun sürerse sürsün, sonrası bahardır unutmasınlar.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Muş Bulanık’tan başlayan ömür yolculuğunu annelik vefası ve vicdan kalemiyle harmanlayan, Levla Dergi editörlüğünden "Kendini Bulan Kadınlar" eserine ve yeni kitap müjdelerine uzanan Değerli Yazar ve Editör Sibel Oğuz Aktemur Hanımefendi'nin o hasbi kelam mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o cesur cümlede, sabırla dokunan her emekte, edebiyatın mutfağındaki o sâfi titizlikte ve hayatın her çetin imtihanında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Benzer İçerikler

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.