Kurumsalın Disiplininden Arkeolojinin Sabrına Uzanan Katmanlı Bir Ömür Mizanpajı: Zeynep Köreken Dartıcı
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; kurumsal yöneticiliğin disiplinini, akademinin bitmek bilmeyen merakını, arkeolojinin o iğneyle kuyu kazan sabrını ve koçluğun insanı saran kapsayıcılığını aynı heybede taşıyan Değerli Eğitmen ve Müellif Zeynep Köreken Dartıcı ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Modern dünyanın insan ruhunu tek bir meslek koduna, tek bir bencil unvana ve soğuk birer klasik CV şablonuna sıkıştırmaya çalıştığı o mekanik gürültünün ortasında; hayatı keşfedilmeyi bekleyen cihanşümul bir yolculuk olarak gören kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; kurumsal yöneticiliğin disiplinini, akademinin bitmek bilmeyen merakını, arkeolojinin o iğneyle kuyu kazan sabrını ve koçluğun insanı saran kapsayıcılığını aynı heybede taşıyan Değerli Eğitmen ve Müellif Zeynep Köreken Dartıcı ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
"Kendine Bir Yolcu" markasıyla binlerce gence kılavuzluk eden, baskıya hazırladığı "İçimizdeki Odalar" eseriyle insan ruhunun derinliklerine inen yazarımızın o sâfi ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Zeynep Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kurumsal tecrübesi olan bir yönetici değil; toprağın altındaki tarihi gün yüzüne çıkarırken insan ruhundaki o saklı cevheri arayan hakiki bir insan sarrafı ve zanaatkâr olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o tek bir unvana sığmayan katmanlı yolculuğunuzu tanıyarak başlayıp soralım: Zeynep Köreken Dartıcı kimdir? Bir okur sizin dünyanıza adım attığında, sînesinde insan analizinin hangi sâfi ve derin cevheriyle karşılaşmalıdır?
Zeynep Köreken Dartıcı kimdir sorusunun bendeki karşılığı, her şeyden önce durmaksızın devam eden bir arayıştır. Ben kendimi bildiğimden beri "Kendine Bir Yolcu"yum. Bir okur ya da bir dinleyen benim dünyama adım attığında, her şeyden önce samimi ve katmanlı bir insan hikâyesiyle karşılaşır. Çünkü ben, önce kendi yolunu yürümemiş, kendi heybesini ve içini doldurmamış birinin başkasına rehberlik edemeyeceğine inanırım.
Yıllardır yürüdüğüm bu yolda, karşılaştığım tüm zorlukları, yan yollardan kazandığım tecrübeleri ve sırtımdaki kefeye topladığım her bir başarı hikâyesini kendi içimde demledim. Benim yolculuğum, o heybede birikenlerle anlam kazandı. İşte bugün insanlara sunduğum yollar, yöntemler ve stratejiler de masa başında üretilmiş teorilerden değil; tamamen denenmiş, yaşanmış ve içselleştirilmiş bu birikimden besleniyor.
Beni dinleyen bir okura veya danışana her şeyden önce kendi hikâyemle, dürüstçe ve olduğu gibi ilham olmaya çalışıyorum. Onlara süslü vaatler yerine, kendi yürüdüğüm yollardan süzülen "kestirme ve güvenli haritalar" sunuyorum ki, hayatlarında gereksiz zaman kaybetmesinler, kendi potansiyellerine çok daha hızlı ulaşabilsinler. Amacım, onların da kendi yolculuklarını fark etmelerini sağlamak ve bu yürüyüşü anlamlı kılmak. Özetle, benim dünyamda karşılaşacakları şey; kendi içlerindeki odaları keşfetmeye cesaret eden ve hayatını kendi elleriyle inşa etmek isteyen her bir insan için berrak bir ayna, samimi bir rehberlik ve dostane bir yol arkadaşlığıdır.
İktisat eğitiminin ardından insan zihnini anlamak adına insan kaynakları ve motivasyon üzerine yüksek lisans yapmış, üstüne beşinci üniversite olarak Kültürel Miras alanını eklemişsiniz. Günümüzün o sadece diploma avcılığı yapan bencil anlayışına tezat olarak; öğrenmeyi ömür boyu süren hasbi bir uyanış süreci kılmanın şahsiyetinize kattığı derinliği bize anlatır mısınız?
Benim için eğitim, hiçbir zaman duvara asılacak kâğıt parçaları toplama hırsı olmadı. Benim hikâyem, kariyerini ilmek ilmek kendi elleriyle inşa eden ve bastığı yeri sağlamlaştırmak isteyen bir kadının kararlılık hikâyesidir.
İngilizce İktisat okurken daha 2. sınıfta hedefimi koymuştum: Ben İnsan Kaynakları alanında yürüyecektim. O günden itibaren bu alana girmek için ne gerekiyorsa yaptım ve nitekim başardım da. Ancak 14 yıllık İK kariyerim boyunca bir gün bile "oldu artık" deyip oturmadım.
Sahada "Benim işime karışma" diyen İSG uzmanına karşı işin aslını bilmek, İK’nın en kritik fonksiyonlarından biri olan iş güvenliğinde söz sahibi olmak için gittim açıktan İş Sağlığı ve Güvenliği okudum. Yetmedi, bunun yüksek lisansını yapıp B Sınıfı seviyesine kadar yükseldim.
Seneler sonra af çıktığında ise vaktiyle yarım kalmış İşletme tezli yüksek lisansıma geri döndüm. İyi ki de o dönem yarım kalmış diyorum. Eğer 10 yıl önce yazsaydım, öylesine bir konu seçip geçecektim. Ama yıllar sonra o masaya oturduğumda, sahada piştiğim iki ana uzmanlık alanım olan İK ve Koçluğu birleştirip nitelikli bir tez yazdım, savundum ve Ulusal Tez Merkezi’nde yayınlattım. İsteyen açıp okuyabilir. Böylece alanımda 2 ayrı üniversiteden 2 ayrı yüksek lisans yapmış oldum.
Bunlarla da kalmadım; kendi markamı kurarak YouTube ve Udemy gibi platformlarda binlerce insana dokundum, toplu ve online eğitimlerle tecrübemi kitlelerle paylaştım. En sonunda ise çocukluk hayalim olan Kültürel Miras eğitimimi bu tabloya ekleyerek kariyerimi T tipi bir uzmanlık modeliyle taçlandırdım.
Şu an çocukluk hayalimi yaşıyorum bu röportaja Pisidia Antik Kenti kazı evinde cevap veriyorum. Yaklaşık 3 haftadır burada çalışıyorum burada çalışmaya başlamamın da çok güzel bir hikâyesi var ama şu an o kısma girmiyorum.
Toparlayacak olursam benim dünyamda öğrenmek; kendini her gün baştan inşa etmek, kendi yolunu yürümek ve heybeni doldurmaktır. Bugün bir insanın karşısına geçip ona yön gösterebiliyorsam, bu masa başında okuduğum ezber teorilerle değil; sahada döktüğüm alın teri, tırnaklarımla kazıdığım uzmanlıklar ve kendi hayatımda bizzat başardığım bu hikâyenin gücü sayesindedir.
Öğrenmeyi bir hırs değil de bir merak yolculuğu olarak gördüğüm için de insanlara ezberlenmiş teoriler değil, doğrudan hayatta karşılığı olan samimi tecrübeler aktarabiliyorum.
Muazzam bir cümleniz var: "Bir insanın potansiyelini ortaya çıkarmakla antik bir kenti kazmak aynı şey: İkisi de yüzeydeki tozun altındaki cevheri arama sanatıdır." Gönüllü araştırmacı olarak yer aldığınız antik kazı sahalarındaki o sabır ve titizlik, kurumsal dünyada ve kürsülerde binlerce insanın iç dünyasını mizanpajlarken size nasıl bir kılavuz oluyor?
Arkeoloji sahasında eline fırçayı ve mala kazımayı alıp toprağın başına geçtiğinde sana öğretilen ilk şey şudur: Acele edersen, aradığın o eşsiz eseri kırarsın. Yüzeydeki toprağı hırsla kaldırmaya çalışırsan, altındaki bin yıllık seramiği, yazıtı veya heykelciği kendi ellerinle mahvedersin. Sabır, dikkat ve hürmet ister o toprak.
İşte kurumsal dünyada, eğitim kürsülerinde veya koçluk masasında bir insanın karşısına geçtiğimde bana rehberlik eden tam olarak bu fırça sabrıdır.
Çünkü insan da tıpkı antik bir kent gibidir; üzeri yılların getirdiği kırgınlıklarla, yanlış kalıplarla, başkalarının beklentileriyle ve savunma mekanizmalarıyla kaplanmıştır. Bir insanın hayatına pat küt giremezsiniz. "Sen şusun, hata burada" deyip bodoslama dalamazsınız. Eğer o insana fırçayla, sabırla yaklaşmazsanız kendini kapatır, içindeki cevheri kırarsınız.
Kazı sahasında kazandığım o titizlik, bana insanı incitmeden Dinlemeyi ve Katmanları Okumayı öğretti.
Yüzeydeki o tozu —yani kişinin dışarıya gösterdiği o öfkeyi, özgüvensizliği ya da Unvan hırsını— yavaşça temizlediğinizde, altından insanın asıl potansiyeli, o saklı cevheri çıkar. Kurumsal hayatta yönetici yetiştirirken de yüzlerce kişiye eğitim verirken de hep aynı felsefeyle yaklaşıyorum: Ezbere reçetelerle insan mizanpajlanmaz. İnsanın içindeki o özü ortaya çıkarmak; tıpkı bir arkeolog gibi sabırla, doğru sorularla ve o insana duyduğun derin saygıyla mümkündür.
Kısacası, toprağın altında yüzyıllardır bekleyen bir esere nasıl özenle dokunuyorsam, karşımdaki insanın iç dünyasına da aynı hürmet ve hassasiyetle dokunuyorum. Bütün kılavuzum, bütün metodum budur.
Gelişim ekosisteminizdeki öğrencilerinize rehber olması amacıyla baskıya hazırladığınız "İçimizdeki Odalar" isimli kavi bir kitap çalışmanız var. İnsanın bencil çağın gürültüsünden sıyrılıp kendi içindeki o saklı, kilitli ve belirsiz odaların kapısını harflerin sıhhatiyle açmasının, bu eserin mutfağındaki hikayesini sizden dinleyebilir miyiz?
Bu tamamen benim kendi kariyer yolculuğumu anlatarak aslında ders vermeye çalıştığım bir otobiyografi.
"İçimizdeki Odalar" fikri, masa başında üretilmiş teorik bir kurgudan ya da kişisel gelişim sloganlarından doğmadı. 14 yıllık kurumsal hayatım boyunca, sahnede, eğitimlerde ve koçluk masasında yüzlerce insanla buluşurken hep aynı şeyi gördüm: İnsanlar dışarıdaki gürültüyü dinlemekten, başkalarının onlar için çizdiği rotalarda koşmaktan kendi içlerindeki odaların kapısını kilitli unutuyorlar.
İşte ben bu kitapta; İngilizce İktisat okurken 2. sınıfta radikal bir kararla İK alanına yönelişimi, sahada "işime karışma" diyen İSG uzmanına rest çekip İSG okuyuşumu, B sınıfı uzmanlığa kadar yükselişimi, yarım kalan yüksek lisansıma yıllar sonra dönüp tezimle tamamlayışımı ve çocukluk hayalim olan Kültürel Miras'a uzanan yolculuğumu tüm açıklığıyla kaleme aldım.
Ben o kapıları tek tek nasıl açtıysam, o odalarda hangi kaygılarla, bocalama süreçleriyle karşılaştıysam hepsini dürüstçe ortaya koydum. Yani okura "Şöyle yapmalısınız" diye akıl vermek yerine; kendi düşüşlerimi, baştan başlama cesaretimi ve inşa ettiğim kariyer yolculuğumu bir ayna olarak sundum.
İnsanın kendi içindeki o kilitli kapıları açması cesaret ister. Belirsizlikten korkmamayı, yan yollara girmekten çekinmemeyi ve en önemlisi kendi yolculuğunun sorumluluğunu almayı gerektirir. "İçimizdeki Odalar", bencil çağın tüm o yüzeysel baskılarına rağmen kendi hikâyesini tırnaklarıyla yazmak ve kendi hayatının mimarı olmak isteyen herkes için doğrudan benim yaşamımdan süzülen, yaşanmış ve denenmiş bir rehber oldu.
Dijital mecralarda ve stüdyo ortamlarında 22 bini aşkın öğrenciye ulaşan profesyonel eğitim müfredatları hazırladınız. Teknolojinin insanı yalnızlaştırdığı bu çağda, dijital ekranların arkasındaki o soğuk mesafeleri yerle bir edip binlerce ruhla böylesine hasbi ve kavi bir bağ kurmayı nasıl başardınız?
Öncelikle rakamları netleştireyim; bu dijital bağın arkasında 17.300’ü aşan YouTube abonem ve Udemy üzerindeki 5 bini aşkın öğrencim var. Yani ekranın diğer tarafında devasa, canlı ve büyüyen bir aile duruyor.
Teknolojinin insanı ekrana bağlayıp yalnızlaştırdığı doğru ama mesafeyi soğuk kılan teknoloji değil, anlatıcının samimiyetsizliğidir. Ben kameraların karşısına hiçbir zaman "mükemmel, kusursuz bir uzman" pozu kesmek için geçmedim. Kamera açıldığında ben sadece kendi yolunu yürümüş, düşmüş, baştan başlamış ve heybesinde biriktirdiklerini paylaşan dürüst bir yolcuyum.
İnsanlar ezberlenmiş slaytlardan, soğuk ders anlatımlarından ve samimiyetsiz akıllardan bıktı. Onlar hikâye anlatıcılarına, kendi hayatından dürüstçe bahseden, zaaflarını da başarıları kadar net ortaya koyan insanlara derinden bağlanıyorlar. Ben onlara ders anlatmıyorum; kendi yaşadığım tecrübeleri, tırnaklarımla kazıdığım kariyer yolculuğunu ve toprağın altından çıkardığım bilgeliği bir hikâye gibi paylaşıyorum.
Bugün mail kutuma veya DM kutuma baksanız, öyle güzel, öyle içten mesajlar ve sorular var ki... İnsanlar bana sadece dersle ilgili soru sormuyor; kendi hayat kırılmalarını, kararsızlıklarını, içlerindeki kilitli odaları anlatıyorlar. "Zeynep Hanım sizin şu videoda anlattığınız kendi hikâyeniz bana yeniden başlama cesareti verdi" diyen tek bir mesaj bile benim bütün yorgunluğumu alıp götürüyor.
İşte dijitalin o soğuk duvarını yıkan şey tam olarak bu: Sahicilik. Siz ekranın arkasında rol yapmadığınızda, kendi hikâyenizle ve içtenliğinizle konuştuğunuzda, o sinyal kilometrelerce ötedeki bir insanın kalbine doğrudan ulaşıyor. Benim motivasyonum da o binlerce ruhla kurduğum bu kavi ve hasbi bağ da tam olarak buradan besleniyor.
Birçok üniversite kürsüsünde binden fazla gence Mülakat Stratejileri, Karakter ve İletişim Analizi seminerleri verdiniz. Gelecek kaygısıyla sînesi daralmış, bencil sistemin çarkları arasında yolunu kaybetmiş günümüz gençliğine, karakter analizi üzerinden kendi hakiki rotalarını bulmaları adına verdiğiniz o en kavi esnaf tavsiyesi nedir?
Üniversite amfilerinde, kürsülerde gözlerinin içine baktığım o binlerce gençte hep aynı şeyi görüyorum: Gelecek kaygısıyla daralmış göğüsler, "Ne olacağım?" baskısıyla sıkışmış zihinler ve bencil sistemin çarkları arasında kendi yönünü kaybetmiş ruhlar. Mülakat teknikleri, CV hazırlama tüyoları vs. işin teknik ve formalite kısmı; onları her yerde bulurlar. Ama benim onlara verdiğim, hayatın tam göbeğinden süzülen en net ve kavi "esnaf tavsiyesi" şudur:
"Sistemin sizden istediği o uydurma kalıplara girmek için kendinizi yontmayı bırakın; önce kendi karakterinizin haritasını çıkarın."
Günümüz dünyası gençlere tek tip bir başarı masalı satıyor. Herkes aynı şeyleri konuşsun, aynı terimlerle mülakata girsin, aynı hazır cevapları versin istiyor. Ben mülakat ve karakter analizi seminerlerimde gençlere hep şunu söylüyorum: Kendi karakterini, güçlü yönlerini, zaaflarını ve seni sen yapan o özgün cevheri tanımadan başkasının çizdiği rotada koşarsan, günün sonunda varmak istediğin yerde bile olsan mutsuz olursun.
Benim onlara sunduğum en büyük reçete kestirme ama dürüst olmaktır. Mülakat masasına oturduklarında veya hayatla yüzleştiklerinde, ezberlenmiş rolleri oynamak yerine kendi hikâyelerini ve potansiyellerini cesaretle ortaya koysunlar. Rakiplerin arasından sıyrılmanın, o çarkların arasında ezilmemenin tek yolu kendi hakiki rengini korkusuzca yansıtmaktır.
Bir genç kendi içindeki gücü fark edip, karakterine uygun olan yolu seçtiğinde gelecek kaygısı yerini net bir duruşa bırakır. Kendi yolunu yürümüş, tırnaklarıyla kazımış bir ablalığı, bir hocaları olarak onlara vereceğim en büyük tavsiye tam olarak bu: Başkasının hikâyesinde figüran olmayın, kendi karakterinizin üzerine kendi rotanızı çizin.
Kurumsal dünyanın katı disipliniyle arkeolojinin ve kadim tarihin o edebi esnekliğini aynı heybede taşıyorsunuz. Antik kentlerde gerçekleştirdiğiniz tarih ve edebiyat söyleşilerinin, modern insanın o daralmış ruhuna sâfi birer geçmiş nefesi ve uyanış aşısı olmasını nasıl mizanpajlıyorsunuz?
Kurumsal dünyanın o somut, ölçülebilir ve katı disipliniyle; arkeolojinin ve kadim tarihin esnek, zamansız bilgeliği ilk bakışta birbirine zıt gibi görünebilir. Ama ben bu iki dünyayı tam da kendi hayatımda uyguladığım T Tipi Kariyer Modeli ile birleştirdim.
Nedir bu T tipi model? T’nin dikey çizgisi; İnsan Kaynakları, İş Sağlığı/Güvenliği ve Koçluk gibi alanlarda 14 yılı aşkın süredir derinleştiğim, uzmanlaştığım ve uzmanlığımın hakkını verdiğim o katı, disiplinli zemin. T’nin yatay çizgisi ise; tarih, edebiyat, felsefe ve Selçuk Üniversitesi'nde çocukluk hayalim olarak sürdürdüğüm Kültürel Miras ile zihnimi ve ufkumu diğer disiplinlere açtığım o geniş yelpaze.
İşte antik kentlerde, o asırlık sütunların ve taşların gölgesinde gerçekleştirdiğim söyleşileri mizanpajlarken gücümü tam olarak bu modelden alıyorum.
Benim orada yaptığım şey sadece bir tarih anlatıcılığı ya da kuru bir turist rehberliği değil; "İçsel Arkeoloji" dediğim felsefenin bizzat kendisi.
Çünkü nasıl ki toprağın altı katman katman geçmiş medeniyetlerin izlerini saklıyorsa, insan ruhu da katman katmandır. Bugün modern insanın o daralmış, hıza ve tüketime kurban gitmiş ruhu; yüzeydeki gündelik kaygıların, unvan hırslarının ve sistemin üzerimize yığdığı toz toprak tabakasının altında eziliyor. Ben o kadim mekânlarda insanları topladığımda, ellerine birer zihinsel mala ve fırça veriyorum.
Onlara diyorum ki: "Bakın, binlerce yıl önce bu antik kentte yürüyen, bu taşlara dokunan insanın da kaygıları, korkuları, hırsları ve anlam arayışı aynıydı."
İşte bu farkındalık, modern insanın ruhuna sâfi bir geçmiş nefesi oluyor. Kurumsal dünyanın getirdiği o stratejik ve analitik bakış açısıyla söyleşinin omurgasını kurarken; kadim tarihin ve edebiyatın gücüyle insanın içine, o derin katmanlara dokunuyorum. İnsanlar o mekânlardan ayrılırken sadece tarihi bir yeri görmüş olmuyorlar; kendi içlerindeki antik kenti, kendi ruhlarının derinliklerindeki saklı katmanları kazımaya başlama cesaretini ve uyanışını kazanıyorlar. Bütün mizanpajı, geçmişin bilgeliğiyle bugünün insanına ayna tutmak üzerine kuruyorum.
Son olarak; "Bir yazarı görünür yapan yüzü değil, yıllar sonra bile hatırlanan bir cümlesidir" düsturuna inanan, ömrünü hem toprağın hem de ruhun altındaki cevherleri aramaya adamış kavi bir yolcu olarak; Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayata inançla, sabırla ve sâfi umutlarla derin bir iz bırakmaya niyet etmiş tüm yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Satır Arası masanızdan hayatında, kelimelerinde ve dokunduğu insanlarda derin bir iz bırakmak isteyen tüm dostlara ve yazar adaylarına vereceğim en kavi mesaj şudur: İçinizdeki o saklı mücevheri, o ham elması sabırla kazıp çıkarmaktan asla vazgeçmeyin.
Potansiyel, yüzeyde hazır bekleyen bir süs değildir. Tıpkı toprağın katmanları altına gizlenmiş değerli bir taş gibi; üzeri kırgınlıklarla, başarısızlık korkusuyla, sistemin dayattığı kalıplarla ve yılların biriktirdiği toz tabakasıyla kaplıdır. Birçok insan o yüzeydeki toza bakıp vazgeçer; kendini, içindeki o mücevherin olmadığına inandırır. Oysa gerçek dönüşüm, eline sabır fırçasını ve kazma malasını alıp o katmanları tek tek kazımakla başlar.
Yazmak da bir hayatı inşa etmek de tam olarak bu içsel kazı sanatıdır.
Elmas baskı altında ve derinlerde oluşur. Siz de kendi hayatınızın virajlarında piştikçe, düştükçe, baştan başladıkça ve kendi hakikatinizi dürüstçe kazıdıkça o saklı cevher gün yüzüne çıkar. Yüzeysel olanın çabucak tüketildiği bu çağda, siz derine inme cesaretini gösterin. "Beni kim duyar?" kaygısını bırakın; "Ben kendi potansiyelimi kazıp o cevheri ortaya çıkarabildim mi?" sorusunun peşinden gidin.
Kendi toprağını kazmaktan korkmayan, ham elmasını sabırla işleyen ve kendi içsel arkeolojisini tamamlayan herkes için o karanlık katmanların ardı nihayet aydınlıktır. Siz yeter ki o kazmayı vurmaktan, fırçayı tutmaktan vazgeçmeyin.
Unutmayın; derinlere inen her emeğin, ortaya çıkarılan her cevherin sonrası mutlaka bahardır.
Tezgâhınızın muhabbeti, kelimelerinizin bereketi daim olsun
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; kurumsal hayatın disiplinini antik kazıların sabrıyla birleştiren, "Kendine Bir Yolcu" nidasıyla binlerce dimağın uyanışına rehberlik eden ve "İçimizdeki Odalar" eseriyle insan ruhundaki o saklı cevheri arayan Değerli Eğitmen ve Yazar Zeynep Köreken Dartıcı'nın o hasbi edebi mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; tarihin derinliğinde, kurumsalın ciddiyetinde, eğitimin o kutsal saflığında ve hayatın her çetin imtihanında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.