Ahmet Bilgehan Arıkan

bilgehanarikan@hotmail.com

12.07.2026 tarihinde yayınlandı.

Modern dünyanın o bencil koşturmacası içinde, başkalarının dünyasını aydınlatırken kendi gökyüzünü unutan; ancak Necip Fazıl’ın o sarsıcı mısralarıyla sînesindeki o asil uyanışı fark edip küllerinden yeniden doğan kavi ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluk yıllarından beri taşıdığı o güçlü anlam arayışını sosyolojinin entelektüel bakışı, aile danışmanlığının şefkati ve dinin manevi derinliğiyle bütüncül bir vizyona dönüştüren; "Sükutu Vaveyla", "Amak-ı Ervah" ve "Gönüllere Dert Kenar" edebi üçlemesiyle sessiz çığlıkların sesi olan Değerli Müellif ve Aile Danışmanı Şüheda Derya Terzi ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Şüheda Derya Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece unvanları kuşanmış bir uzman olarak değil; kötülüğe karşı iyilik üretme sevdasıyla kalbini ve kalemini mühürlemiş, "insan kalma" kavgamızın asil bir yolcusu olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.

Ben aciz: bu zarif davete icabet etmek de benim için şereftir efendim. Gönül kapılarını ardına kadar açmış bu masaya, kelimelerin en zarif ve en asil libasını giydirerek buyur edelim o hâlde. Sualinizi, ruhun derinliklerinden süzülen bir aksisedayla karşılamak için sabırsızlanıyorum; muhabbet kapısını aralayınız.

Röportajımıza, kendinizden bahsetmekten kaçınan o zarif tevazu nizamınızı selamlayarak başlayalım: Şüheda Derya Terzi kimdir? Bir okur sizin edebi dünyanıza adım attığında sînesinde nasıl bir uyanışla karşılaşmalıdır?

Aslında oldum olası kendimden bahsetmekten, o sınırları çizilmiş kelimelerin arkasına saklanmaktan hep kaçınmışımdır. Dile kolay; olmuyor bazı şeyler. İnsanın en çok kendini anlatırken kelimelerin ağırlığı altında ezildiğini fark ettim. Ama madem gönül tellerinden çalmaya niyet ettik; bu içsel yolculuğun davetine icabet ederek samimi bir hasbıhal ile başlayalım.

​Henüz 7-8 yaşlarındayken insan tiplerini, davranışlarını ve o sessiz çığlıkları büyük bir merakla gözlemlemeye başlamış, köklü bir arayışın yolcusuyum. İnsanı, ruhu ve evreni anlama tutkusuyla yola çıkan; bu yolda felsefenin sorgulayıcı derinliğinden, psikolojinin labirentlerinden ve dinin o şifalı, manevi ikliminden beslenen bir gönül işçisiyim. Heybemde sosyolojinin makro ve entelektüel bakışını, aile danışmanlığının şefkatini, öğretmenliğin o hiç bitmeyen çocuksu dinamizmini ve yazmanın tedavi edici gücünü taşıyorum.

​Bir okur benim edebi dünyama adım attığında, sinesinde her şeyden önce sarsıcı bir yüzleşme ve ardından gelen derin bir sükûnet bulmalıdır. Çünkü benim dünyam; kendimi tamamen ihmal ederek, bir empat olarak hep başkaları için var olduğumu fark ettiğim o büyük kırılma noktasından doğdu. Necip Fazıl’ın o sarsıcı mısralarında dediği gibi:

​"Tam 35 yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtmamı uçurmuşum."

​Kelimelerin izini sürerek insanın ruh haritasında yolculuklar yapan bir kalem işçisidir o. Hayatı sadece görünen yüzüyle değil; her hadisenin arkasında saklanan o dilsiz hakikatle, yani madalyanın diğer yüzüyle okumayı seçen bir düşünce hamalıdır. En büyük meselesi; durmadan değişen bu dünyada önce insan olmak, ardından da o fıtri saflığı koruyarak insan kalabilmektir.

​Onun edebi dünyasına adım atan bir okur, sinesinde gürültülü bir kopuşla değil, derin ve zarif bir uyanışla karşılaşır. Bu uyanış; durup düşünmenin, hadiseleri kalbin süzgecinden geçirerek irdelemenin ve nihayetinde insanı yalnızca insan olduğu için anlamanın dingin duruluğudur. Şüheda Derya'nın ikliminde okumak; kalabalıkların sesini susturup ruhun kendi iç sesine ve saklı kalmış derinliklerine doğru atılan cesur ama bir o kadar şefkatli bir adımdır.

Henüz 7-8 yaşlarındayken insan davranışlarını büyük bir merakla gözlemlemeye başlamışsınız. Çocuk yaşta sînenize düşen bu köklü arayış; felsefenin o sorgulayıcı gücü ve dinin manevi, rehberlik eden iklimiyle birleşerek iç dünyanızdaki o büyük anlam boşluğunu birer köşe taşı gibi nasıl doldurdu?

​Çocuk oyunlarının o gürültülü telaşından ziyade bir köşeye çekilip insanları, hayatın akışını ve doğayı izleyen bir çocuktum. İnsanların yüzlerindeki ifadelerin, ses tonlarındaki iniş çıkışların, saklamaya çalıştıkları o sessiz çığlıkların ve en önemlisi takındıkları maskelerin arkasındaki saklı niyetlerin izini sürerdim. Sadece insanı değil; dalların rüzgarla raksını, mevsimlerin sessizce bir diğerine devrilişini, doğanın o kusursuz nizamını izlerken de hep içimde büyüyen o tarifsiz hissin peşindeydim.

​Çünkü çocukluğumdan beri içimde hep aradığım bir şey vardı. Ne olduğunu tam olarak adlandıramadığım, ama yokluğunu sızım sızım hissettiğim bir şey... Dünyaya dair neye dokunsam, neyi buldum sansam hep bir tarafı eksik kalıyor, her şey beni bir şekilde yarım bırakıyordu. İşte bu yarım kalmışlık hissi, içimde dinmek bilmeyen, beni sürekli ötelere çağıran muazzam bir arama arzusu oluşturdu. Ben aslında hayatım boyunca, attığım her adımda, belki de biraz o eksik parçayı, beni tamamlayacak olan o asıl özü arama yolculuğundaydım hep.

​Büyüdükçe içimde genişleyen ve dünyevi uğraşların doldurmaya yetmediği o büyük anlam boşluğunu fark ettiğimde, bu köklü arayış yolculuğunda felsefe ve din ruhumun imdadına yetişen iki can suyu oldu.

​Felsefe, o sorgulayıcı ve sarsıcı gücüyle bana doğru soruları sormayı öğretti. Görünenden ibaret olmayan bu dünyada, beni yarım bırakan şeylerin arkasındaki o derin "Neden?" sorusunu felsefenin rehberliğinde sordum. Hayatı, ölümü, zamanın akıp gidişini ve insanın kendi doğasına ne kadar yabancılaştığını sorgulamaya başladım. O çocuksu merakım, felsefeyle birlikte analitik bir derinliğe dönüştü; insan davranışlarının kökenlerini, ruhun katmanlarını ve yaşamın karmaşık şifrelerini çözme cesareti verdi. Ancak sadece soru her şeyi cevaplamaya yetmiyordu; hayatı ve insanı sadece akılla açıklamaya çalışmak, o içimdeki arayış ateşini daha da harlandırıyor ama ruhu sığınaksız bırakıyordu. Kalp, o muazzam soruların ağırlığı altında ezilmeden sığınacak bir liman arıyordu.

​İşte o an, dinin manevi, kuşatıcı ve rehberlik eden o dingin iklimi içimdeki o yarım kalmışlık hissini muazzam bir şefkatle sarmaladı. Felsefenin açtığı o derin kapılardan içeri, dinin manevi derinliği sızdı. Din bana sadece insanı ve toplumu değil; insanı yaratanı, evrenin ve doğanın o hayranlık uyandıran nizamının arkasındaki asıl Sanatkar'ı fısıldadı. Doğadaki yeşilin ve mavinin sonsuz aşkını, yaratılışın birer ayeti gibi okumayı; o hep aradığım ve her şeyin beni yarım bıraktığı hissin aslında mutlak olana, asıl kaynağa duyulan bir özlem olduğunu öğretti. O manevi iklim, insanı ve hayatı anlamaya çalışırken yorulan o meraklı çocuğun kalbine bir sekine, bir huzur üfledi.

​Biri aklımın sınırlarını zorlayıp bana insanı, hayatı ve doğayı en ince ayrıntısına kadar sorgulama gücü verirken; diğeri kalbimin derinliklerine dokunarak o muazzam nizam karşısında teslimiyeti, şefkati ve sabrı öğretti. Her ikisi de iç dünyamdaki o devasa boşluğu yıkarak değil, aksine birbirini besleyerek birer köşe taşı gibi yerleşti yerine. Bugün geriye dönüp baktığımda; felsefenin derinliğiyle dinin maneviyatının ruhumda yaptığı o harikulade sentez olmasaydı, ne bugün bir aile danışmanı ve öğretmen olarak bir insanın gönlüne, bir çocuğun gözündeki ışığa bu denli bütüncül bakabilirdim ne de yazmanın o şifalı gücüne inanabilirdim. Onlar içimdeki o bitmeyen arama yolculuğunu dindirmediler, aksine onu en asil ve en doğru mecrasına akıtarak beni bugünkü vizyonuma taşıdılar.

Hayatınızın en büyük kırılma noktasının, kendinizi tamamen ihmal ederek bir "empat" olarak hep başkaları için var olduğunuzu fark ettiğiniz an başladığını haykırıyorsunuz. Necip Fazıl’ın "Tam 35 yıl saatim işlemiş, ben durmuşum..." mısralarıyla sarsılan bu kavi uyanış, size kendi gökyüzünüzü ve sınırlarınızı nasıl geri verdi?

​Başkalarının karanlığına fener olmaya çalışırken, kendi içindeki mumun eridiğini fark edemiyor insan. Ben uzun yıllar dünyayı bir "empat"ın gözlüğüyle seyrettim; nerede bir sessiz çığlık görsem oraya koştum, başkalarının dünyasını aydınlatmak için kendi gökyüzümü feda ettim. Kendimi tamamen ihmal ettiğimi anladığım o an, ruhum için sarsıcı bir dönüm noktasıydı.

​İşte tam o sırada bahsettiğiniz o sarsıcı mısralar, ruhumun tam 12’den vurulduğu o kavi uyanışın ta kendisi oldu. O dizeler içimde yankılandığında anladım ki; ben yıllarca başkalarının rüzgarıyla uçurtma uçururken, başımı kaldırıp o sonsuz gökyüzüne, yani kendi hakikatime bakmayı unutmuşum.

​Bu uyanışla fark ettim ki, Yaratan’ın bize üflediği o mukaddes emanet, sadece başkalarına harcanmak için değil, önce o emanetin sahibini korumak içindir. Kendini yok sayarak yapılan fedakârlık, ruhu tüketiyor. Oysa yaradılışın zarif nizamı, kendi ruhumuzun da üzerimizde bir hakkı olduğunu fısıldar. Kendi gökyüzümle barışmak, beni Var Eden’in bana sunduğu o biricik varoluşu sevebilmek ve koruyabilmek demekti.

​İşte bu sınır, içimdeki renkleri de yepyeni bir boyuta taşıdı. Kendi gökyüzüme döndüğümde doğanın, yeşilin ve mavinin sonsuz aşkını; yazmanın o şifalı gücünü keşfettim. Kitaplarıma sızan o melankoli ve sabır, aslında kendi sınırlarımı çizerken döktüğüm asil gözyaşlarının meyvesiydi.

​Bu uyanış, kendimle kurduğum o en samimi, en şefkatli diyalogla nihayete erdi. İlk defa kendime dönüp şunları söyledim: "Şüheda, sen de bir insansın. Hata yapabilirsin, tökezleyebilirsin. Senin de kızgınlıkların, senin de biriktirdiğin kırgınlıkların var ve tüm bunları özgürce ifade etmeye hakkın var." Bu kabul, mükemmellik yanılgısından sıyrılıp kendi insani kumaşımla barıştığım asıl dönüşümüm oldu.

​Sınır çekmek bencilce bir kaçış değil; aksine, "insan kalma" gayeme daha diri ve samimi yürüyebilmek için ruhumun etrafına ördüğüm zarif bir şefkat duvarıymış. Bugün kendi gökyüzümden haberdar bir şekilde uçuruyorum uçurtmalarımı; çünkü biliyorum ki, kendi gökyüzü karanlık olan bir insan, bir başkasının dünyasına asla şafak olamaz.

Lisans eğitiminizi Sosyoloji üzerine tamamlamak size toplumsal ve analitik bir göz kazandırmış; fakat bireyin o sessiz çığlıklarını duymak için toplumu bilmenin yetmediğini fark edip adımlarınıza Aile Danışmanlığı uzmanlığını eklemişsiniz. Bilimsel zeminle manevi derinliği birleştiren bu bütüncül vizyon, aile içi dinamiklerin görünmez bağlarını çözmede nasıl bir şifa anahtarı oldu?

Sosyoloji bana büyük resmi görmeyi, toplumu, kültürün akışını ve insanı makro bir çerçeveden analiz etmeyi öğretti. Ancak zamanla fark ettim ki, istatistiklerin, toplumsal teorilerin ve o büyük kalabalıkların arasında bireyin o biricik, sessiz çığlıkları kaybolup gidiyordu. Toplumu bilmek, onun en küçük ve en mukaddes çekirdeği olan ailenin içindeki o görünmez sızıları dindirmeye yetmiyordu. İşte bu yüzden, o makro gözün yanına, bireyin ruhsal derinliğine dokunabilecek mikro bir dokunuşu, yani Aile Danışmanlığı uzmanlığını ekledim.

​Benim çalışma metodumda bilimsel zemin ile manevi derinlik asla birbirinin alternatifi olmadı; aksine, birbirini tamamlayan iki kanat haline geldi. Psikolojinin ve sosyolojinin bilimsel verileri, aile içi dinamiklerin görünmez bağlarını, kuşaklar arası aktarılan travmaları ve pedagojik körlükleri teşhis etmemi sağlayan rasyonel bir haritadır. Ancak o haritadaki yaraları iyileştirmek, o kör düğümleri çözmek için sadece kuru bir bilimsel bilgi yetmez; oraya kalbin, şefkatin ve manevi derinliğin şifa veren nefesini üflemek gerekir.

​İşte bu bütüncül vizyon, ailelerin kapalı kapıları ardındaki o görünmez bağları çözmede muazzam bir şifa anahtarına dönüştü. Bir aileye baktığımda; felsefenin sorgulayıcı gücüyle sorunun kökenine iniyor, sosyolojinin gözüyle toplumsal baskıların aileye yansımasını görüyor, aile danışmanlığının şefkatiyle yarayı sarıyor ve dinin, maneviyatın o kuşatıcı iklimiyle de aileye sabrı, adaleti ve birbirine emanet olma bilincini fısıldıyorum.

​Çünkü bilirim ki, toplumsal refaha giden yol ancak ve ancak aileden geçer. Bilimin rehberliğiyle maneviyatın o şifalı gücünü birleştirdiğinizde, aileler sadece sorunlarını çözmekle kalmıyor; birbirlerinin dünyasında unuttukları o asıl "insan kalma" gayesini yeniden hatırlıyorlar. Bu bütüncül vizyon, benim için sadece bir meslek değil; bir insanın gönlüne iyilikle dokunabilmenin ve en önemlisi, bir çocuğun o aile içindeki göz ışığını asla söndürmemenin en somut yoludur.

Edebiyat dünyasında tatlı bir tevazuyla "üç karalama" diye atfettiğiniz muazzam bir edebi ve manevi üçlemeniz var. Derin bir melankoliyi ve içsel çığlıkları barındıran "Sükutu Vaveyla" başyapıtınızın, o sustuğunuz zamanların sesi olan doğuş hikayesini bizlerle paylaşır mısınız?

Sükutu Vaveyla, kelimelerin arkasına saklanmış o uzun, derin ve sırrını kimseye vermeyen asil bir susuşun hırçın feryadıdır. İnsanın dışarıya karşı en dingin, en sabırlı ve en sükût içinde göründüğü demlerde, ruhunun derinliklerinde kopan o mukaddes fırtınaların parmak uçlarımdan kâğıda sızma hikâyesidir.

​Aslında bu isim, yani "sessiz çığlık" ya da "çığlığın sessizliği" diye adlandırdığımız o tezat, insanın iç dünyasını anlatan o kadar manidar bir ifadedir ki... Sahi, o mutlak sessizliğin içine gizlenmiş onca kelimeyi, o gizli feryadı duyabilen kaç kişi var şu yalan dünyada? İşte bu yüzden kitabın sinesinde hep o derin hüzün teması, o efkârlı şiirler yankılanır. Hatta bu efkarı gören dostlarım, dışarıdaki insanlar bana sık sık, "Şüheda, çok efkârlı, çok hüzünlü yazıyorsun; ama gördüğümüz kadarıyla mizaç olarak hiç de öyle değilsin, bu nasıl oluyor?" diye şaşkınlıkla sorarlar. Onların bu şaşkınlığının yanına hep zarif bir replik iliştiririm: "Hüznümü yazıyorum, neşemi yaşıyorum..."

​Çünkü yazmak, o insani hüzünleri kâğıda emanet edip ruhu hafifletme sanatıdır. Bu eser; o saklanan, biriktirilen, gürültüde kaybolan ne kadar sessiz direniş varsa, hepsinin kelamla ve kalemle buluştuğu o gizemli eşikte doğdu. O dinmek bilmeyen anlam arayışının, her şeyin insanı yarım bıraktığı o mukaddes arayış hissinin edebi bir sığınakta ses bulma mücadelesidir. Tatlı bir tevazuyla "karalama" desem de o aslında gürültünün ortasında sükutun içindeki o binlerce kelimeyi duyabilen kalplere, o hüznü kelamla sağaltıp neşesini hayata nakşeden ruhlara bırakılmış gizemli bir nişanedir.

Üçlemenizin ikinci kavi halkası olan "Amak-ı Ervah (Ruhların Derinliği)" eserinizde, insanın fiziki dünyadan sıyrılıp kendi özüne ve manevi olgunluğa erişme serüvenine tasavvufi bir derinlikle ışık tutuyorsunuz. Modern çağın o dopamin bağımlısı, bencil ve sığ akvaryumunda boğulan insanı için bu kitap nasıl bir ruhsal kurtuluş haritasıdır?

Modern çağ, insanı sadece etten ve kemikten ibaret sayan, onu anlık hazların, dijital gürültülerin ve o bahsettiğiniz dopamin bağımlısı sığ bir akvaryumun içine hapseden bir illüzyon sunuyor. İnsanlık bugün hiç olmadığı kadar kalabalık ama hiç olmadığı kadar yalnız ve sığ. Çünkü nefes aldığı halde ruhunu beslemeyi unutan, sürekli tüketen ama tükettikçe içindeki o devasa anlam boşluğu daha da büyüyen bir nesille karşı karşıyayız.

​İşte Amak-ı Ervah (Ruhların Derinliği), tam da bu sığ akvaryumun camlarını kırmak, insana o hapsolduğu dar alandan çok daha büyük bir gökyüzü olduğunu hatırlatmak için doğdu.

​Bu kitap, modern insana yeni bir şey vadetmiyor; aksine ona unuttuğu o kadim hakikati, kendi özünü fısıldıyor. Tasavvufun o şifalı ve derin nefesiyle, insanı fiziki dünyanın o bencil ve geçici prangalarından sıyırıp dikey bir yükselişe, yani kendi ruhunun katmanlarına doğru felsefi bir yolculuğa davet ediyor. Bu yolculukta insan; hırslarından arınmayı, sabrın asaletini, yalnızlığın bir kimsesizlik değil, aksine Mutlak Olan’la kurulan en mukaddes bağ olduğunu keşfediyor.

​Amak-ı Ervah, modern çağın insanı dışarıya, vitrinlere ve sahte alkışlara yönelten körlüğüne karşı yönü içeriye çeviren bir rehberdir. O sığ akvaryumda boğulmak üzere olan ruhlar için bu eser; her şeyin bizi yarım bıraktığı bu dünyada, bizi tamamlayacak olan asıl manevi olgunluğun ve kurtuluşun haritasıdır. İnsana sadece yürüyüp geçmeyi değil, "insan kalabilmenin" o derin ve tasavvufi yollarını fısıldayan bir can suyudur.

Üçüncü eseriniz "Gönüllere Dert Kenar" ise gönülde taşınan sızıları, kırgınlıkları ve hüzne eşlik eden o asil sabrı ele alıyor. "Gönüllerde olanların coğrafyası fark etmez" düsturumuzun edebi bir vesikası olan bu duygu yüklü çalışmanızın ardından, halihazırda tezgâhta tamamlamaya çalıştığınız o yeni sürpriz projenizin müjdesini bizlere verir misiniz?

Gönüllere Dert Kenar, benim için coğrafyaların ve sınırların silindiği, sadece "insan" olanın kalbine dokunan evrensel bir dertleşmedir. Çünkü çok iyi bilirim ki; bir insanın gönlünde taşıdığı o ince sızı, dili ne olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın aynı dilde ağlar. Hüzün de o hüzne eşlik eden o asil sabır da insanlığın ortak kumaşıdır. Bu eser, o kırgınlıkların ortasında kaybolmak yerine, sabrın zarif potasında arınmayı seçen ruhların edebi bir vesikası oldu.

​Üçlemeyi bu duygu yüklü vedayla tamamladıktan sonra, durmak olmazdı elbette. Ruhumdaki o hiç bitmeyen arama arzusu ve yazmanın o şifalı gücü, beni yeniden masanın başına, kelimelerin o büyülü dünyasına davet etti.

​Şu an halihazırda tezgâhta olan ve üzerinde düşünerek çalıştığım o sürpriz, aslında üçlememin ardına eklenen kavi bir dördüncü halka niteliğinde. Yüksek lisans çalışmamı, o soğuk akademik kalıplardan biraz sıyırarak bir kitap haline dönüştürüyorum. Akademik zemini toplumsal bir bakış açısıyla harmanlarken; işin içine hem sosyolojik ve psikolojik gerçekliklerimizi hem de bizi biz yapan o en yalın duygularımızı ekliyorum.

​Rasyonel gerçeklerle ruhun o derin arayışını, hayatın içinden yaşanmışlıklarla buluşturacak olan bu çalışma, şimdilik tezgâhta demleniyor. Bu kez çok daha farklı bir pencereden, yepyeni bir solukla okuyucuyla buluşacak bu heyecanı kalıcı bir esere dönüştürmek için sabırsızlanıyorum.

Son olarak; sivil toplum çalışmalarından televizyon yayınlarına kadar toplumsal refahın aileden geçtiği hassasiyetiyle koşturan, bir çocuğun gözündeki ışığı asla söndürmemeyi hayat felsefesi yapan kavi bir müellif olarak; Satır Arası masamızdan, acılarıyla kavga etmeyi bırakıp onları birer öğretmen yapmaya niyet etmiş yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Hayat, her birimize içinde fırtınaları, göçleri ve kışları barındıran farklı mevsimler sunar. Ben hem sivil toplumda koştururken hem de bir danışman olarak kapalı kapıların ardındaki o kırık dökük hikayelere dokunurken tek bir hakikate inandım: Gece ne kadar zifiri olursa olsun, sabah mutlaka kendi vaktine uyanır. Ve bu dünyadaki en büyük vebal, bir çocuğun gözündeki o saf, o ürkek ışığın sönmesine seyirci kalmaktır. İşte o ışığı korumak, toplumun o en mukaddes çekirdeği olan aileyi bilimin ve maneviyatın şefkatiyle ayağa kaldırmaktan geçer.

​Masa başında kelimelerle dertleşen, kalbini kaleme mülk kılmış o zarif yazar adaylarına ve hayata dertli bakan güzel ruhlara söyleyeceğim o nihai söz şudur:

​Acılarınızla kavga etmeyi bırakın. Çünkü insan, canını yakan o fırtınayla savaşırken sadece kendini tüketir. Acı, kapımızı çalan amansız bir düşman değil; bizi eğitmeye, yontmaya ve ruhumuzun o en derin katmanlarındaki cevheri açığa çıkarmak için Var Eden tarafından gönderilmiş bilge bir öğretmendir. Kitaplarıma, şiirlerime sızan o melankoli bana bir şeyi çok iyi öğretti: Kalbimiz kırıldığı yerden ışık alır. Eğer sükutunuzun içindeki o gizli feryadı, o vaveylayı duymayı ve onu kelama dönüştürmeyi seçerseniz, acı sizin pranganız değil, kanadınız olur. Mükemmel olmak zorunda değiliz; insanız, kırılacağız, tökezleyeceğiz, hüzünleneceğiz ama unutmuyoruz ki; hüznümüzü yazacak, neşemizi ise sonuna kadar yaşayacağız.

​Kelimelerin o şifalı gücüne tutunun. Unutmayın ki, toprağın altına düşen her tohum önce karanlıkla, soğukla ve sancıyla sınanır; ama o sancı bittiğinde yeryüzüne bir çiçek olarak uyanır. Her kışın arkasında saklı bir ilkbahar, her sükutun sinesinde gür bir ses vardır. Kalbinizin coğrafyasındaki o sızıları sabrın asil potasında eritin ve dünyayı o çocuksu göz ışığıyla, sevgiyle selamlamaktan asla vazgeçmeyin. Çünkü kendi gökyüzü aydınlanan her ruh, bu dünyada bir başkasının karanlığına şafak olmaya adaydır. Kışınız ne kadar çetin geçiyorsa, sonrası baharınız o kadar muazzam olacaktır; buna inanın ve sadece yazın...

Bu derin, kalbe dokunan ve ruhumu kelimelerle yeniden tartmama vesile olan kıymetli sorularınız için her birinize kalbî şükranlarımı sunarım. Benim dünyama, sükutuma ve içimdeki o gizli vaveylaya ayna tuttunuz.

​Yolu sevgiden, kelamın şifasından ve o sönmeyen çocuksu göz ışığından geçen tüm güzel ruhlara selam olsun. Heyecanımıza ortak olan, sayfaların arasında bizimle dertleşen her okuyucuya en kalbi muhabbetlerimle... Sonrası hep bahar olsun. Bahara ulaşmak için mücadeleyi bırakmayanlar selam olsun.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocukluk yıllarının o köklü anlam arayışını sosyolojinin entelektüel gücü, aile danışmanlığının şefkati ve yazmanın o şifalı deryasıyla birer bilge rütbesine dönüştüren; "Sükutu Vaveyla", "Amak-ı Ervah" ve "Gönüllere Dert Kenar" eserleriyle insanoğluna bir tutunma haritası sunan Değerli Yazar Şüheda Derya Terzi'nin o kavi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; akademide, sivil toplumda, sanatta, ailede, analitik pedagojide ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.