İletişimin Görünmeyen Katmanlarına Dokunan Bir Kalem: Serpil Kanarya
Edebiyatın ve toplumsal bilincin içerisindeyken kelamın sıhhatine talip olmayı, insan ilişkilerinin görünmeyen katmanlarını keşfetmeyi ve kalemin namusunu her şeyin üstünde tutmayı bir yaşam felsefesi haline getirenler vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; İşletme, Sosyoloji ve Çocuk Gelişimi alanlarındaki üçlü lisans birikiminden aile danışmanlığı bilgeliğine; uzun yıllar sivil toplum kuruluşlarında omuzladığı hasbi sosyal projelerden, işiten toplum ile sağır bireyler arasındaki barikatları yıkan o asil işaret dili eğitmenliğine ve son iki yıldır TamirHanem dijital dergisindeki düzenli yazılarından, edebiyat dünyasına yeni armağan ettiği "Fark Ettiğimde Başladı" isimli ilk kitabına kadar, hayatı farkındalık terazisinde süzerek yaşayan Yazar ve Eğitmen Serpil Kanarya ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Serpil Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece akademik birikimiyle insanı kucaklayan bir sosyolog ve aile danışmanı olarak değil; sivil toplumun o sâfi ikliminde yoğrulmuş, sessiz dünyaların sesi olmak adına işaret dilinin o görünmeyen zarafetini omuzlamış kavi bir muallim ve yazar olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o satır aralarında saklı duran ve insanı anlamaya adanmış asil sînenizi tanıyarak başlayalım: Serpil Kanarya kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
Öncelikle bu güzel davetiniz için teşekkür ederim. İnsan kendisini anlatırken her zaman biraz zorlanıyor. Çünkü insan, kendisini en iyi tanıyan kişi olduğunu zannetse de aslında hayat, her gün ona kendisiyle ilgili yeni bir şey öğretiyor.
Ben Serpil Kanarya. Kâğıt üzerinde sosyolog, aile danışmanı, çocuk gelişimci ve işaret dili eğitmeniyim. Fakat açıkçası bugün geldiğim noktada bu unvanların tek başına çok büyük bir anlam taşıdığına inanmıyorum. Çünkü bir insanı değerli kılan, kartvizitinde yazanlar değil; hayata, insana ve vicdanına karşı aldığı duruştur.
Ben kendimi, insanı anlamaya çalışan bir yolcu olarak tanımlıyorum. Aldığım her eğitim, yaptığım her çalışma ve karşılaştığım her insan bana aynı hakikati hatırlattı: En büyük diploma, insan kalabilmektir.
Hayatımı üzerine inşa etmeye çalıştığım temel değerler; samimiyet, merhamet, adalet, sorumluluk ve öğrenme gayretidir. Bilgiyi yalnızca bilmek için değil, yaşayabilmek için kıymetli görüyorum. Çünkü insanın söyledikleriyle yaşadıkları birbirine yaklaştıkça hem kendisine hem de çevresine daha fazla fayda sağlayabileceğine inanıyorum.
Bu yüzden yazarlık, eğitimcilik ve danışmanlık benim için birbirinden ayrı alanlar değil; hepsi insanın özüne dokunabilmenin farklı yolları. Ben de hâlâ öğrenen, sorgulayan, eksiklerini görmeye çalışan ve öğrendiklerini önce kendi hayatında yaşamaya gayret eden bir yolcuyum.
Akademik hayatınızda İşletme, Sosyoloji ve Çocuk Gelişimi gibi insanın hem ekonomik hem toplumsal hem de en saf çocukluk evresini merkeze alan üç farklı lisans eğitimini tamamlamışsınız. Üzerine eklediğiniz aile danışmanlığı birikimiyle birlikte düşündüğümüzde; bu çok yönlü akademik nizam, sizin insanı ve toplumu anlama çabanızı "Kelimelerin Sıhhati" terazisinde nasıl derinleştirdi?
Aslında dışarıdan bakıldığında İşletme, Sosyoloji ve Çocuk Gelişimi birbirinden oldukça farklı alanlar gibi görünüyor. Oysa ben hiçbir zaman bu eğitimleri birbirinden bağımsız görmedim. Çünkü hepsinin merkezinde insan vardı.
İşletme bana sistemleri, organizasyonları ve karar alma süreçlerini anlamayı öğretti. Sosyoloji, insanın tek başına değil; içinde yaşadığı toplumla birlikte okunması gerektiğini gösterdi. Çocuk gelişimi ise bana insanın en saf, en korunmasız ve en hakiki hâline bakmayı öğretti. Aile danışmanlığı ise bütün bu bilgileri hayatın içine taşıyan, teoriyi insan hikâyeleriyle buluşturan bir köprü oldu.
Zamanla şunu fark ettim: İnsanı tek bir pencereden okumaya çalıştığımızda mutlaka eksik kalıyoruz. Çünkü insan; ekonomik yönüyle, psikolojik yönüyle, ailesiyle, çocukluğuyla, toplumsal çevresiyle ve yaşadığı kültürle birlikte bir bütündür. Bir alanda gördüğünüz bir davranışın kökü, bambaşka bir alanda saklı olabiliyor.
Sorunuzda geçen "Kelimelerin Sıhhati" ifadesini çok kıymetli buluyorum. Çünkü bir kelimenin doğru olabilmesi için önce onu söyleyen insanın niyetinin doğru olması gerekir. Bilgi elbette çok değerlidir; ancak bilgiyi hikmetle, vicdanla ve ahlakla buluşturamadığımız sürece kelimeler bazen hakikati anlatmak yerine onu örtebilir.
Bu yüzden ben hâlâ kendimi öğrenme yolculuğunda görüyorum. Her yeni eğitim bana yeni bilgiler kazandırmaktan çok, aslında ne kadar az şey bildiğimi öğretti. Sanırım akademik yolculuğumun bana kazandırdığı en büyük şey de bu oldu: İnsan hakkında kesin hükümler vermek yerine, onu anlamaya çalışmanın daha kıymetli olduğunu fark etmek.
Uzun yıllar sivil toplum kuruluşlarında hasbi bir niyetle gönüllü çalışmalar yürütmüş, sosyal projelerin koordinatörlüğünü üstlenmişsiniz. Sizin ifadenizle "Toplumun farklı kesimleriyle temas kurmanın yalnızca bir tercih değil, bir sorumluluk" olduğuna inanmak; modern çağın o bencil ve hırslı yapısına karşı bir yazarın sînesinde nasıl bir kurumsal ahlak inşa eder?
Ben gönüllülüğü hiçbir zaman bir sosyal sorumluluk projesi ya da özgeçmişe yazılacak bir faaliyet olarak görmedim. Benim için gönüllülük, insan olmanın doğal bir sorumluluğudur.
Uzun yıllar farklı sivil toplum kuruluşlarında çalışırken toplumun birbirinden çok farklı kesimleriyle bir araya gelme imkânım oldu. O insanların hayatlarına dokunmaya çalışırken aslında onların benim hayatıma dokunduğunu fark ettim. Çünkü insan, yalnızca anlatırken değil; dinlerken de değişiyor.
Modern çağ bize daha çok sahip olmayı, daha görünür olmayı ve daha fazla öne çıkmayı öğretiyor. Oysa gönüllülük bana görünmeden de faydalı olunabileceğini öğretti. İnsanın yaptığı iyiliğin alkışlanmasından çok, gerçekten bir ihtiyaca karşılık gelmesi gerektiğini gördüm.
Bence kurumsal ahlak da tam burada başlıyor. Bir kurumun ya da bir insanın değeri, yalnızca ürettikleriyle değil; güç karşısındaki tavrıyla, zayıf olana yaklaşımıyla ve kimsenin görmediği yerde gösterdiği dürüstlükle ölçülür.
Hayat bana şunu öğretti: İnsan, başkalarının hayatına dokunduğu ölçüde zenginleşiyor. Paylaşılan bilgi azalmaz, paylaşılan sevgi eksilmez, paylaşılan merhamet tükenmez. Aksine hepsi çoğalır.
Bu nedenle bugün geriye dönüp baktığımda, en büyük kazanımlarımın sertifikalar ya da unvanlar değil; bir çocuğun gülümsemesi, bir annenin duası, bir öğrencinin yıllar sonra "iyi ki yollarımız kesişmiş" demesi olduğunu görüyorum. Sanırım insanın geride bırakabileceği en büyük iz de budur.
İletişimin sadece konuşulan kelimelerden ibaret olmadığını fark ederek işaret dili eğitimi almış ve bugün bir "İşaret Dili Eğitmeni" olarak öğrencilerinizle bilgi aktarımının ötesinde "birlikte anlayabilmeyi ve fark edebilmeyi" merkeze alıyormuşsunuz. Kelimelerin o sesli gürültüsünden sıyrılıp, sessizliğin ve el hareketlerinin o görünmeyen derinliğine temas etmek, bir zanaatkar olarak sizin iç dünyanızda neleri değiştirdi?
İşaret dili hayatıma yeni bir meslek alanı olarak girmedi; bana insanı yeniden tanımayı öğreten bambaşka bir kapı açtı.
Biz çoğu zaman iletişimi konuşmak zannediyoruz. Oysa sağır bireylerle birlikte vakit geçirdikçe, iletişimin kelimelerden çok daha büyük bir alan olduğunu gördüm. Bazen bir bakışın, bir mimik değişikliğinin ya da sessizce uzatılan bir elin, uzun cümlelerden çok daha güçlü anlamlar taşıdığına şahit oldum.
Bu süreç bana dinlemeyi de yeniden öğretti. Çünkü dinlemek yalnızca kulağın yaptığı bir eylem değildir. Bazen gözle dinlersiniz, bazen kalbinizle... İşaret dili, bana önce yavaşlamayı, sonra dikkat etmeyi ve en sonunda gerçekten görmeyi öğretti.
Aslında "sessiz dünya" ifadesini de kullanırken çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sessiz olan onlar değil, çoğu zaman onları anlamak için yeterince çaba göstermeyen bizleriz. Aramızdaki mesafeyi oluşturan şey işitmemeleri değil; birbirimizin dünyasına yeterince yaklaşamayışımızdır.
Eğitimlerimde öğrencilerime yalnızca işaretleri öğretmeye çalışmıyorum. Onlara farklılıklarla karşılaştığımızda nasıl bir insan olmamız gerektiğini de düşündürmeye çalışıyorum. Çünkü bir dili öğrenmek birkaç ay sürebilir; fakat bir insanın dünyasına saygıyla yaklaşmayı öğrenmek bazen ömür boyu devam eden bir yolculuktur.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki işaret dili bana sadece ellerimi değil, kalbimi de eğitti. Belki de bu yolculuğun bana kattığı en büyük zenginlik budur.
Metninizde muazzam bir toplumsal yaraya parmak basıyor ve "İşiten toplum ile sağır bireyler arasındaki mesafenin ancak karşılıklı farkındalıkla azalabileceğine" inandığınızı fısıldıyorsunuz. Edebiyat meydanında ve sosyal projelerinizde bu iki farklı dünya arasında kavi bir köprü kurmaya çalışırken, daha kapsayıcı bir toplumsal bilincin mizanpajı sizce nasıl yapılmalıdır?
Toplumda en çok değiştirmek istediğim şeylerden biri, "biz" ve "onlar" dili. Çünkü bu ayrımı kurduğumuz anda aramıza görünmez duvarlar örmeye başlıyoruz.
Sağır bireyler toplumdan ayrı bir dünya değil; aynı toplumun eşit ve değerli bireyleridir. Onların iletişim dili farklı olabilir ama hayalleri, üretme arzuları, sevgileri, kaygıları ve yaşamın içindeki yerleri bizimkinden farklı değildir. Asıl engel, işitmemek değil; birbirimizi anlamaya yeterince istekli olmamaktır.
Bu yüzden ben farkındalığın tek taraflı olmasına da inanmıyorum. Elbette işiten bireylerin işaret dili öğrenmesi, sağır kültürünü tanıması çok kıymetlidir. Ancak aynı şekilde toplumun da ortak yaşam kültürünü birlikte inşa etmesi gerekir. Gerçek kapsayıcılık, bir tarafın diğerine uyum sağlaması değil; iki tarafın birbirine doğru adım atmasıyla mümkündür.
Edebiyat da bu noktada çok güçlü bir imkân sunuyor. Çünkü edebiyat, insanın dış görünüşünü, sesini ya da fiziksel özelliklerini değil; kalbini görünür kılar. Bir hikâyeyi okurken hepimiz aynı duyguda buluşabiliriz. İşte ben yazarken de eğitim verirken de sosyal projelerde yer alırken de bu ortak insanlık duygusunu güçlendirmeye çalışıyorum.
Toplumsal bilinç, kanunlarla ya da kampanyalarla tek başına oluşmaz. Asıl değişim, bir çocuğun okulda farklılıkları doğal karşılamasıyla, bir gencin önyargısını sorgulamasıyla ve bir yetişkinin "Ben bugün kimi daha iyi anlayabilirim?" sorusunu kendine sormasıyla başlar.
Ben inanıyorum ki birbirimizi değiştirmeye çalışmaktan önce birbirimizi anlamaya çalışırsak, aramızdaki köprüler kendiliğinden kurulacaktır. Çünkü insanı insana yaklaştıran en güçlü dil, çoğu zaman kelimeler değil; samimiyet, saygı ve empatiyle kurulan gönül bağıdır.
Son iki yıldır TamirHanem adlı dijital dergide her ay düzenli olarak kalem oynatıyorsunuz. Derginizin o asil ismiyle de müsemma olacak şekilde; insan ilişkilerinin görünmeyen katmanlarını, bireyin o saklı iç dünyası ile toplumsal yapı arasındaki bağları yazarak "tamir etmek" ve kalemi dertli sînelere ayna kılmak yazarlık serüveninizde nasıl bir uyanışın kapısını araladı?
Ben yazmayı hiçbir zaman yalnızca düşüncelerimi aktarmanın bir yolu olarak görmedim. Yazmak, benim için önce kendimle konuşmak, sonra insanın ortak hikâyesine küçük bir cümle bırakabilmektir.
TamirHanem ismi de bana her ay aynı soruyu hatırlatıyor: "Bugün hangi kırık kalbe, hangi unutulmuş duyguya, hangi ihmal edilmiş hakikate dokunabilirim?" Çünkü insanın en büyük ihtiyaçlarından biri, anlaşılmaktır. Bazen bir cümle, yıllardır dile getirilemeyen bir duygunun sesi olabiliyor.
Yazılarımı kaleme alırken kimseye akıl vermeye çalışmıyorum. Ben de hayatın içinde öğrenen, hata yapan, düşen ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir insanım. Belki bu yüzden yazılarımın merkezinde hüküm vermek değil; birlikte düşünmek var. Okuyucuya hazır cevaplar sunmaktan çok, onun kendi iç sesini duymasına eşlik etmeyi daha değerli buluyorum.
Bugün insan ilişkilerinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin tam da bu olduğuna inanıyorum. Birbirimizi değiştirmeye çalışmadan önce birbirimizi anlamaya çalışmak… Çünkü tamir, dışarıdan yapılan bir müdahaleden çok, içeride başlayan bir fark ediştir.
Belki de bu yüzden ilk kitabımın adı da Fark Ettiğimde Başladı oldu. İnsan, önce fark eder; sonra düşünür, sonra değişmeye cesaret eder. Yazılarımın da okuyucunun hayatında böyle küçük ama samimi bir farkındalık oluşturmasını diliyorum.
Yazarlık bana en çok şu hakikati öğretti: Kalem, bilgi göstermek için değil, gönle dokunmak için kıymetlidir. Eğer yazdığım bir cümle, bir insanın kendine biraz daha şefkatle bakmasına vesile oluyorsa, benim için en büyük karşılığını bulmuş demektir.
Gelelim edebiyat dünyasına bıraktığınız o en taze, lekesiz ve ilk asil imzanıza: "Fark Ettiğimde Başladı". İsmiyle dahi insanı derin bir tefekküre sevk eden bu yeni kitabınızın sînenizdeki sancısını, ortaya çıkış hikayesini ve sayfaları aralayan okuyucunun ruhunda başlatmak istediğiniz o sâfi "farkındalık" hareketini sizden dinleyebilir miyiz?
Bu kitabı yazarken, kendimi sizden ayrı bir yerde görmedim. Çünkü hayat hepimize farklı hikâyeler yazsa da sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız, kayıplarımız ve yeniden başlayabilme cesaretimiz birbirine çok benziyor.
Bu sayfalarda kendi hayatımdan süzülen fark edişleri paylaştım. Belki bazı satırlarda kendinizi bulacak, belki bazı satırlarda benden farklı düşüneceksiniz. Bu da hayatın en güzel tarafı… Çünkü her insan kendi hakikatini ancak kendi yolunda yürüyerek keşfedebilir.
Eğer bu kitap, hayatınıza tek bir cümlelik bir farkındalık bırakabilirse, benim için en kıymetli karşılığı bu olacaktır.
Hayat yolculuğunu toplumun farklı kesimlerine hasbi bir sorumlulukla dokunarak, sâfi bir emekle üreterek geçiren bir kalem olarak; Satır Arası masamızdan, dünyaya kalıcı ve anlamlı izler bırakmak isteyen genç yazar adaylarına, geleceğin sosyologlarına ve "Kelimelerin Sıhhati"ne gönül verenlere bırakacağınız o nihai kurumsal mesajınız ne olur?
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Hayatta en büyük başarı, çok şey bilmek ya da çok şey başarmak değil; insan kalabilmektir.
Gençlere, topluma ve bu satırları okuyan herkese bırakmak istediğim en önemli mesaj şudur:
Bilginiz arttıkça kibriniz değil, merhametiniz artsın. Başarınız büyüdükçe sesiniz değil, gönlünüz büyüsün. Ve ne olursanız olun, kendinizi değil, hakikati merkeze koyun. Çünkü insanı gerçekten büyüten şey; sahip oldukları değil, fark ettikleridir.
Benim bütün gayretim de bunun içindir: İnsanların kendilerine biraz daha yaklaşmasına, birbirini biraz daha anlamasına ve hayatı daha derin bir farkındalıkla yaşayabilmesine küçük de olsa bir katkı sunabilmek.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; sosyolojinin derinliğiyle sivil toplumun hasbiliğini birleştiren, işaret dilinin o asil sessizliğiyle işiten dünya arasındaki barikatları yıkan ve yazdığı o ilk kavi eserle "Fark Ettiğimde Başladı" diyen Yazar Serpil Kanarya'nın o kavi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, sanatta, toplumsal farkındalıkta ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.