Enkazın Ortasından Kelimelerin Şefkatiyle Doğan Sinematik Bir Ruh: Mustafa Efe
İş dünyasının o rasyonel koşturmacası içinde savrulurken, sînesindeki o köklü ve estetik manayı kaybetmeyen; hayatın fırtınalarında her şey elinden kayıp gittiğinde evladının saf ışığına ve didaktik-lirik şiirin o mukaddes kollarına tutunarak ayağa kalkan kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 1987 yılının bir kış gününde doğup İznik ve Nilüfer topraklarının tarihi ruhuyla şekillenen; ticari zirvelerin ardından gelen pandemi enkazında yalnızlığı ve ihanetleri bizzat soluyan; siyah-beyaz derinliklerin, dolunayın ve el yazısının o sinematik, noir atmosferinde ruhsal otobiyografisini yazan ve yakın zamanda neşredeceği "KALBİMDEN" adlı şiir kitabıyla kalplere mühür vurmaya hazırlanan Değerli Müellif, Baba ve Şair Mustafa Efe ile kalbi ve derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Mustafa Bey, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kelimeleri ustaca mizanpajlayan bir kalem olarak değil; hayatın o en keskin kış fırtınalarından babalık şefkatiyle ve şiirin vakur kalkanıyla geçmiş, dürüst bir yolcu olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o iş dünyasının rasyonelliği ile edebiyatın duygusal derinliği arasında kurduğunuz o zarif iç dünyanızı tanıyarak başlayalım: Mustafa Efe kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
"Mustafa Efe kimdir?" sorusuna vereceğim cevap, belki de olmaya çalıştığım insanın tarifidir. Ben, hayatı emanet bilen bir yolcuyum. Mesleğim gereği akıl ve hesapla iç içeyim; fakat ruhumu besleyen şey hiçbir zaman rakamlar olmadı.
Şiir benim için edebî bir uğraş değil; insanın Rabbine ve kendisine tuttuğu sessiz bir aynadır. Yazdığım her mısrada kusursuzluğu değil, kusurlarıyla Rabbine yürümeye çalışan bir insanı anlatıyorum. Hayatımı üzerine inşa ettiğim üç temel değer var: İman, dürüstlük ve merhamet. Bugün iş hayatında da edebiyatta da aynı ilkeye tutunuyorum: Geride bina bırakmaktan önce güven, alkış toplamaktan önce bir dua alabilmek... Günün sonunda bu dünyadan elimizde ne kadar mal biriktirdiğimizle değil, ardımızda ne kadar güzel bir iz bıraktığımızla ayrılacağız.
Hayatınızın en büyük kırılma ve dönüşüm noktasının "baba olmak" olduğunu fısıldıyorsunuz. Dünyaya bir evlat getirmenin sizdeki o "şefkat" ve sorumluluk duygusunu yeniden tanımlaması; modern çağın o bencil, sadece kendi konforunu düşünen insan modeline karşı bir erdem kalesi olarak kaleminize nasıl bir manevi güç kattı?
Babalık bana sadece bir çocuğun değil, kendi nefsimin de sorumluluğunu yükledi. Evlat insanın aynasıdır; ona nasihat etmekten önce, yaşayarak örnek olmanız gerekir. Modern çağ bize sürekli daha fazlasını istemeyi öğretirken, bir evladın gözlerine baktığınızda anlıyorsunuz ki onun sizden beklediği tek şey; zamanınız, merhametiniz ve güveninizdir.
Bu farkındalık kalemimi de değiştirdi. Eskiden sadece duygularımı yazarken, bugün insanın omuzlarındaki emaneti yazıyorum. Şefkat bana göre zayıflık değil, en büyük kuvvettir. Bir babanın yüreğinde oluşan o ince sızı, zamanla bütün insanlığa karşı duyulan bir vicdana dönüşüyor. Bu yüzden şiirlerimde yalnızca kişisel özlemleri değil; yetimi, garibi, mazlumu ve kalbi kırılmış insanı da görebilirsiniz. Asıl mesele; ardında güven bırakan bir baba, duası alınan bir evlat olabilmektir.
Ticari hayatınızda zirveyi gördükten sonra gelen pandemi süreciyle maddi olarak zirveden dibe sert bir düşüş yaşamış, dost bildiklerinizin uzaklaşmasına şahit olmuşsunuz. Her şeyin elinizden kayıp gittiği o derin yalnızlık anında, evladınızın gözlerindeki saf ışığın yaşama tutunma pınarınız olması, size bencil dünyada "hakiki bağların" ne olduğunu nasıl öğretti?
Hayat bazen öyle bir imtihan getiriyor ki, sahip olduğunuzu sandığınız her şeyi yeniden tartıyorsunuz. Pandemi süreci benim için yalnızca maddi bir kayıp değildi; bazı insanların vefasının şartlara bağlı olduğunu görme mevsimiydi. O günlerde anladım ki, bazıları insana değil, sadece başarıya arkadaş oluyormuş.
Tam o kırılma anında Allah gözümü en büyük hakikatime, evladıma açtı. Yorgun döndüğüm bir gün hiçbir şey sormadan boynuma sarılışı, cebimde ne kadar para olduğuyla değil sadece varlığımla ilgilenişi her şeyi değiştirdi. İnsanın gerçek zenginliği banka hesaplarında değil, karşılıksız seven yüreklerdeymiş. Yaşadığım kayıplar için artık "Neden?" diye sormuyorum. O düşüş bana ayağımı nereye basmam gerektiğini, dost ile tanıdığı ayırmayı öğretti. Bazı kayıplar insanı eksiltmez, hakikate yaklaştırır.
Tam da o maddi ve manevi enkazın ortasında, içindeki o susturulamaz yazma arzusuyla yüzleşerek kelimelerin gücüne teslim olan bir şairsiniz. Yaşadığınız mesafelerin, özlemlerin ve ihanetlerin ince sızılarıyla yoğrulan didaktik-lirik şiir tarzınız; harflerin sıhhati terazisinde ruhunuzu nasıl bir şifa ve arınma iklimine kavuşturdu?
İnsan bazen konuşarak hafifleyemez. Sesi kaldırmayan acılar vardır; şiir benim için tam o sessizliğin dili oldu. Kalemi elime aldığımda edebiyat yapmak değil, içimdeki yükü taşıyabilmek niyetindeydim. Şiirlerimde yaşanmışlık ve hüzün vardır; ama hesaplaşma veya umutsuzluk yoktur. Çünkü kalem, öfkeyi büyütmek için değil, kalbi temizlemek için kullanılmalıdır.
Benim nazarımda her kelime bir emanettir. Dilimizden sorumlu olduğumuz gibi, kalemimizden de sorumluyuz. Yazmak bana acılarımı unutturmadı ama onlarla barışmayı, kayıpların da insanı olgunlaştıran bir rahmet taşıyabileceğini öğretti. Şiir benim sığınağım değil, terbiyem oldu. Okuyan insan bir mısrada durup kendini sorgulasın, affetmeyi hatırlasın ve yeniden umut etsin istiyorum.
Tasarımlarınızda sıkça yer verdiğiniz siyah-beyaz derinliğin, gökyüzündeki dolunayın ve yıldızların, iç dünyanızdaki o sinematik, noir ve hüzünlü ama umut dolu atmosferin yansıması olduğunu söylüyorsunuz. Bu estetik ve görsel dil, şiirlerinizin o Satır Arası’nda saklanan gizli melodisini okura ulaştırmakta nasıl bir köprü vazifesi görüyor?
Benim için bir şiir, yalnızca okunacak bir metin değil; hissedilecek ve izlenecek bir atmosferdir. Siyah-beyazı tercih etmem, duyguların en gürültüsüz hâlinin bu iki renk arasında yaşandığına inanmamdandır. Dolunay ise karanlığın içinde eksilmeyen umudun sembolüdür. Kendimi "Ay'a âşık, benliğine düşkün, gerisi şiir olan bir adam" olarak tanımlamam bundandır.
Şiirlerimdeki yalnız banklar, sisli yollar, yağmur ve gece... Hepsi insanın kendi içine yaptığı yolculuğun duraklarıdır. Tasarımlarımdaki noir atmosfer, okurun şiirin içine yürümesi için inşa edilmiş bir köprüdür. Eserlerimde hüzün her zaman vardır ama karamsarlık asla. Gece varsa mutlaka bir ay, yağmur varsa ardından temizlenen bir gökyüzü de vardır. Sanat bütünlüğü, okurun satırları okurken ve görsellere bakarken aynı gizli melodiyi hissetmesidir.
Dijital çağın o mekanik, soğuk ve yapay dünyasında, kelimeleri "el yazısının o sıcaklığıyla" buluşturmayı insani bir dokunuşu koruma çabası olarak görüyorsunuz. Ekran oruçlarından ve dijitalleşmenin bencil konforundan sıyrılmak isteyen modern okur için, el yazısıyla mühürlenmiş bir mısra nasıl kavi bir sığınaktır?
Teknoloji hayatı kolaylaştırıyor ama derinleştirmiyor; aksine hız, ruhun en büyük yorgunluğu hâline geliyor. Ben el yazısını tam da bu yüzden önemsiyorum. El yazısı, insanın acele edemediği bir dildir. Dijital dünya kusursuzluğu severken, el yazısındaki o küçük kusurlar ve titremeler insanın hakikatini yansıtır. Mürekkebin kâğıda değil, kalbin zamana bıraktığı izdir bu.
Bugün insanlar bilgiye ulaşmakta zorlanmıyor; asıl zorlandıkları şey kendi içlerine bakabilmek. İnsanın bazen telefonu değil, zihnini sessize alması, yani bir "ekran orucu" tutması gerekir. El yazısıyla yazılmış bir mısra, modern insana "Yavaşla, hisset ve kendine dön" diyen sessiz bir davettir. Gelecekte bizi kurtaracak olan daha hızlı makineler değil, daha diri vicdanlar olacaktır.
Şu sıralar ruhsal otobiyografiniz niteliğinde olan ve kalbinizin derinliklerinden süzülen "KALBİMDEN" adlı şiir kitabı dosyanızın üzerinde titizlikle çalışıyorsunuz. Okurlarla daha önce buluşan "Uçurum Kenarı Notları" ve "Mısralarda Sabaha Ermek" flipbook serilerinizin ardından, bu yeni başyapıtınızın doğuş hikayesini ve sosyal medyadaki sinematik projelerinizin geleceğini sizden dinleyebilir miyiz?
"KALBİMDEN", benim için yalnızca bir şiir kitabı değil; ömrümün belli dönemlerinde susarak yaşadığım duyguların dile gelmiş hâli, ruhsal bir otobiyografidir. Önceki çalışmalarım olan "Uçurum Kenarı Notları" ve "Mısralarda Sabaha Ermek" birer hazırlık yolculuğuydu; oradaki kırık parçalar bu kitapla yeniden bir bütün hâline geliyor.
Önümüzdeki dönemde şiiri sadece kitap sayfalarında bırakmak istemiyorum. Her şiirin kendine ait görsel bir dünyası, kısa film estetiğinde bir videosu ve ruhuna uygun bir müziği olmalı. Şiir, fotoğraf, sinema ve müzik aynı hakikatin farklı dilleridir. Okur kitabın son sayfasını kapattığında kendi kalbini dinlemeye başlıyor ve Rabbine biraz daha yaklaşıyorsa, eser amacına ulaşmış demektir. Gün gelir sesimiz kaybolur ama zor bir günde insana umut olan tek bir mısra kalırsa, gerçek edebiyat orada başlar.
Son olarak; "Seni özlemek, yarım kalmış bir şarkının en güzel nakaratını fısıldamak gibidir geceye..." inancıyla yola devam eden fedakâr bir baba ve asil bir şair olarak; Satır Arası masamızdan, mesafeleri ve zorlukları şiirle köprülemeye niyet etmiş yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Yazmak, güzel cümleler kurabilme sanatı değil; güzel bir insan olabilme yolculuğudur. Genç arkadaşlarıma en büyük tavsiyem; kimseye benzemeye çalışmamalarıdır. Başkasının sesini ödünç alarak şair olunmaz. İnsan, en güçlü şiirini ancak kendi yarasından ve kendi duasından yazabilir. Acı, insanı tek başına büyük bir şair yapmaz; eğer o acı sizi daha merhametli ve vicdanlı birine dönüştürüyorsa kaleminiz büyür.
Yıllardır kalbimde aynı cümleyi taşıyorum: “Seni özlemek, yarım kalmış bir şarkının en güzel nakaratını fısıldamak gibidir geceye…” Ama artık biliyorum ki, her yarım kalan şarkı sonsuza kadar yarım kalmaz; Allah dilerse en uzun gecelerin ardından en aydınlık sabahları getirir. Kaleminizi öfkeye değil merhamete batırın; şöhret için değil hakikat için yazın. Rabbim ardımızda çok kitap değil, okuyanların kalbinde iyiliğe dönüşecek birkaç samimi cümle bırakmayı nasip etsin. Sonrası mutlaka bahar olacaktır.
Bu söyleşiye gösterdiğiniz ilgi, zarafet ve emeğiniz için gönülden teşekkür ederim.
Sorularınız yalnızca bir röportajın parçası değil; insanın kendi iç dünyasına yeniden bakmasını sağlayan, düşündüren ve hissettiren nitelikteydi. Cevap verirken zaman zaman kendi hayat yolculuğumu yeniden yaşadım. Bu yönüyle benim için sıradan bir söyleşi değil, aynı zamanda anlamlı bir iç muhasebe oldu.
Bana düşüncelerimi böylesine nezaketle ifade edebileceğim bir alan açtığınız ve kelimelerime kıymet verdiğiniz için ayrıca müteşekkirim.
Dilerim bu söyleşi, satırların ötesine geçerek okurların kalbine de dokunur; bir nebze umut, tefekkür ve iyilik vesilesi olur.
Emeğiniz, inceliğiniz ve misafirperverliğiniz için tekrar teşekkür ediyor; çalışmalarınızda kolaylıklar ve bereket diliyorum.
Muhabbet ve hürmetlerimle,
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; iş dünyasının rasyonelliğinden sıyrılıp, pandeminin o amansız kış fırtınasını didaktik mısralarla eriten, evladının saf ışığıyla kibrin ve ihanetlerin bencil dünyasını dilsiz bırakan ve "KALBİMDEN" diyerek ruhunun en saf siyah-beyaz sinematik mizanpajını önümüze seren Değerli Şair ve Baba Mustafa Efe'nin o kavi ömür hikayesini terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, sanatta, babalıkta, enkazların o en derin yalnızlıklarında ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.