Ahmet Bilgehan Arıkan tarafından 02.09.2026 16:09 tarihinde yayınlandı.

Gerçek başarı ve ilham; hayatın dayattığı hazır rollere razı olmak yerine kendi yolunu emekle, inatla ve öğrenme aşkıyla çizen samimi yüreklerin gayretinde saklıdır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocuklukta evin beyaz duvarlarını tuvale çeviren o hesapsız cesaretle yola çıkan, Selçuk Üniversitesi’ndeki eğitimini askeriyeden özel atölyelere kadar sayısız hayatın dokunuşuna dönüştüren Değerli Ressam ve Sanat Eğitmeni Şeyda Nur Yeşilyurt ile hasbi bir sohbet gerçekleştirdik.

Turnaların ve flamingoların zarafetini, nebulaların sonsuzluğunu ve dokulu tuvallerin derinliğini koleksiyonerler ve sanatseverlerle buluşturan, fırçasını ruhunun tercümanı kılan konuğumuzun ilham dolu serüvenini Satır Arası farkıyla araladık.

Şeyda Nur Hanım, Satır Arası’na, bu samimi gönül masamıza hoş geldiniz. Sizi yalnızca tuvale renk veren bir sanatçı olarak değil; hayatın rutinini dönüştüren, çevresine örnek olan ve sanatın hakkını veren bir fikir ve estetik yolcusu olarak ağırlamaktan büyük bir onur duyduk.

Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Şeyda Nur Yeşilyurt kimdir? Evin beyaz duvarlarını ilk tuvaliniz kıldığınız o çocukluk cesareti, ailenizin desteği ve Güzel Sanatlar Lisesi eğitimiyle nasıl bir benlik ve sanat adanışına dönüştü?

Ben, doğanın ritmini ve ruhun derinliklerini tuvaline taşımaya adanmış, 1986 doğumlu bir ressamım. Çocukken evin beyaz duvarlarına çizdiğim o ilk leke, aslında dış dünyayla kuracağım bağın ilk cesur adımıydı. Ailemin sarsılmaz desteği ile güzel sanatlar lisesine adım attım. O dönemde aldığım disiplinli eğitim ve ailemin arkamda duran inancı, çocuksu bir merakı bilinçli bir içsel arayışa dönüştürdü. Zamanla resim yapmak benim için sadece bir tutku değil; ruhumu, sadakati ve evrensel uyumu ifade ettiğim bir yaşam biçimi, hakiki bir adanış halini aldı.

Selçuk Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği eğitiminizle sanata olan tutkunuzu geleceğe aktaracağınız bir köprüye dönüştürdünüz. Sözlerin yetersiz kaldığı anlarda fırçanın tuvalde bıraktığı o izler, sizin iç dünyanız ile dış dünya arasında nasıl bir tercümana dönüştü?

Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Öğretmenliği eğitimi, bana sanatın sadece hissedilen değil, paylaşılan ve aktarılan bir dil olduğunu öğretti. Bazen sözcükler içimizdeki fırtınaları, özlemleri ya da adanmışlığı anlatmakta çaresiz kalır. İşte o anlarda fırçanın tuvalde bıraktığı doku, uyguladığım serbest sıçratmalar ve renk katmanları, iç dünyamın sessiz çığlığına dönüşür. Tuval, benim söyleyemediklerimi evrensel bir görsel dile çeviren en sadık tercümanımdır.

Sanat yolculuğunuz yalnızca kendi tuvallerinizle sınırlı kalmadı; Halk Eğitim Merkezlerinden devlet okullarına ve hatta 3. Ana Jet Üssü'nde subay ve eşlerine verdiğiniz resim derslerine kadar uzandı. Askeriyeden özel eğitim kurumlarına uzanan bu denli geniş ve farklı yaş gruplarına sanatı öğretirken onlardan yeniden neler öğrendiniz?

​Her yaş ve her meslek grubunun sanata dokunuşu bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. Askeriyedeki bir subayın disiplinli fırça darbesinde, bir çocuğun kuralsız renk seçiminde ya da Halk Eğitim'deki bir kursiyerin heyecanında hep aynı şeyi gördüm: İnsanın özündeki yaratma arzusu. Farklı yaşam tecrübelerine sahip insanlara rehberlik ederken, sanatın birleştirici gücünü ve katı kalıpları nasıl esnetebildiğini bir kez daha onlardan öğrendim. Onların katıksız heyecanı, benim kendi atölyemdeki bakışımı daima taze tuttu.

Gerçekleştirdiğiniz dokulu tuval workshopları ve atölye çalışmalarıyla sanatseverleri üretmenin büyüleyici atmosferinde buluşturuyorsunuz. Birebir eğitimlerde ve workshoplarda katılımcıların ilk kez dokulu bir tuvale dokunurken yaşadıkları o dönüşüm ve heyecan sizin üretme coşkunuzu nasıl besliyor?

Dokulu bir tuval, sadece göze değil doğrudan dokunma duyusuna ve duygulara hitap eder. Katılımcıların spatula veya boyayla o ilk katmanı oluştururken yaşadıkları çekimserliğin yerini bir anda özgürleşme hissine bırakmasını izlemek paha biçilemez. Bir insanın kendi içindeki cevheri keşfetmesine tanıklık etmek, onların gözündeki o ilk ışıltıyı görmek bana yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Katılımcılarımın heyecanı, benim yeni eserler üretirken tuvalin başına daha büyük bir coşku ve tazelenmiş bir enerjiyle geçmemi sağlıyor.

Eserlerinizin temel ruhunu incelediğimizde turnalar, flamingolar, gökyüzünün sonsuzluğunu taşıyan nebulalar ve zarafetin simgesi figürler öne çıkıyor. Eserlerinizde bu imgeleri ve doğanın sonsuz ritmini seçmenizin ardındaki derin felsefi arayış nedir?

Eserlerimde yer alan turnalar, gök ile yer arasında köprü kuran zarif zarafetin, sadakatin ve içsel göçün sembolüdür. Nebulalar ise kozmik sonsuzluğu, yaratılışın o ilk ve devasa enerjisini temsil eder. Doğanın bu sonsuz ritminde, geleneksel motifleri ve serbest teknikleri harmanlayarak insanın evrendeki yerini sorguluyorum. Turnaların ömür boyu süren bağlılığı ya da bir nebulanın derinliği; aslında ruhun hakikate, vefaya ve ebedi güzelliğe olan özleminin bir yansımasıdır.

Sadakat, Vefa, Nebula Sazlığı, Ruhun Göçü, Turnanın Şaha Kalkışı, Sensiz Adanmışlık ve Turnanın Yemini gibi duygusal yoğunluğu çok yüksek eserler ürettiniz. Bu tablolar ulusal fuarlarda ve sergilerde koleksiyonerlerle buluşup sizden ayrıldığında, kalbinizden kopan bir hikâyenin başka mekanlarda yaşamaya devam etmesi size neler hissettiriyor?

O tabloların her birinde aylarca süren bir iç döküm, göz nuru ve his birikimi var. Şövalemden ayrılıp sergi salonlarında yeni sahipleriyle, koleksiyonerlerle buluştuklarında içimde tatlı bir burukluk ve derin bir gurur eşzamanlı yaşanır. Kendi içimde büyüttüğüm bir duygunun, bir başkasının salonunda, duvarında her gün yeniden nefes alması ve onun ruhuna dokunması sanatın en büyük mucizesidir. Hikâyem artık sadece bana ait değildir; başka mekânlarda, başka kalplerde yaşamaya devam eder.

Ressamlık kimliğiniz ile öğretmenlik ve eğitmenlik rolünüz birbirini nasıl tamamlıyor? Bilgiyi ve birikimi paylaşma sevdası, kendi atölyenizde şövalenin başına geçtiğinizdeki o tek başınalığı ve sanatçı yalnızlığını nasıl dengeliyor?

​Ressamlık ne kadar içe dönük, derin ve yalnız bir süreçse; öğretmenlik bir o kadar dışa dönük, cömert ve paylaşımcıdır. Eğitmenlik rolümde sürekli bir paylaşım ve etkileşim halinde olmak, atölyemdeki o yoğun sanatçı yalnızlığının beni içe kapatmasına izin vermiyor. Şövale başındaki yalnızlığımda biriktirdiğim tüm hisleri ve teknik tecrübeyi öğrencilerimle paylaşıyorum; onlardan aldığım ilham ve canlı enerjiyi ise tekrar tuvallerime aktarıyorum. Bu iki kimlik birbirini besleyen mükemmel bir denge oluşturuyor.

Son olarak; evin duvarlarına çizilen ilk çocuksu çizgilerden sergi salonlarına ve yetiştirdiği öğrencilere uzanan bu ilham dolu adanmışlık yolculuğunun sahibi olarak; Satır Arası masamızdan, kendi içindeki cevheri keşfetmek ve duygularına renk vermek isteyen tüm okurlarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?

Hayat bazen Gri katmanlarla, aşılması zor engellerle üzerimizi örtebilir; ancak unutmamalıyız ki her tuval ilk başta boş ve soğuktur. İçinizdeki ses ne kadar kısık çıkarsa çıksın, fırçayı elinize almaktan ve kendi renginizi dünyaya vurmaktan asla korkmayın. Duygularınıza şekil vermek, ruhunuzu özgürleştirmek için hiçbir zaman geç değildir. Emekle, sadakatle ve sevgiyle atılan her cesur adımın, dökülen her rengin ardı mutlaka aydınlıktır... Zira yürekten adanmış her çabanın ve sabrın sonrası bahardır.

​İçinizdeki rengi keşfetmeniz dileğiyle, sanatla kalın.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; fırçasını ruhunun tercümanı kılan, tuvaldeki fırtınaları ve dinginliği birikimiyle öğrencilerine aktaran Değerli Ressam ve Sanat Eğitmeni Şeyda Nur Yeşilyurt’un ilham veren hayat yolculuğuna konuk olduk. Gördük ki; insan öğrenmekten vazgeçmeyip çevresini güzellikle kuşattığında ve sabırla tohum ektiğinde, hiçbir emek zayi olmaz; her gayret bir gün kendi baharını doğurur. Niyet sâfi, emek kavi ve adım samimi olduğunda... Sonrası Bahar.

Benzer İçerikler

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.