Cüzdan ile Rapor Arasındaki Uçurum
Enflasyonun gölgesinde vergi avı ekonomi yönetimi ne zaman kameraların karşısına geçip iyimser tablolar, düşüş eğilimindeki grafikler ve "enflasyonun belini kırdık" minvalli cümleler kursa, sokağın refleks olarak elini cebine götürdüğü, cüzdanını yokladığı bir iklimde yaşıyoruz; çünkü uzun süredir resmi raporlardaki rakamlar ile mutfaktaki yangın, birbirine teğet bile geçmeyen iki paralel evren gibi hareket ediyor. Merkez Bankası’nın son Enflasyon Raporu açıklamaları ve maliye politikasının "yeni vergi" arayışları, iş dünyasının ve en nihayetinde geçim derdindeki vatandaşın bir numaralı gündem maddesi.
Ekonomi bürokrasisi kağıt üzerinde enflasyonun baz etkisiyle de olsa düşüş trendine gireceğini öngörürken, sokak bu düşüşü bir "ucuzlama" değil, "daha yavaş pahalanma" olarak deneyimliyor.
Peki, raporlar pembe tablolar çizerken, vergi dairesinin kapısı neden ardına kadar açılıyor?
Merkez Bankası’nın son dönemde piyasaya sunduğu veriler, sıkı para politikasının ve yüksek faiz ortamının iç talebi dengelemeye başladığını söylüyor. Teorik olarak doğru. Faizler yüzde 50 sınırına dayandığında, krediye erişim zorlaştığında ve taksit sayıları kuşa döndüğünde insanların harcama iştahının kesilmesi kaçınılmazdır. Ancak gözden kaçan ya da görülmek istenmeyen temel bir dinamik; Türkiye’de enflasyon artık sadece bir talep meselesi değil, kronikleşmiş bir maliyet ve beklenti yönetimi krizidir.
Üretici, önünü göremediği için fiyatlama davranışını en kötü senaryoya göre kurguluyor. Hizmet sektörü, kira ve asgari ücret maliyetlerini faturaya yansıtırken elini korkak alıştırmıyor. Sonuç mu? Resmi enflasyon oranları zirveden aşağı doğru ivmelense bile, özel okul ücretlerinden bir bardak çayın fiyatına kadar, her şey katlanarak artmaya devam ediyor.
Emekliye veya çalışana verilen bayram ikramiyeleri ya da maaş artışları, hayatın olağan akışındaki tek bir zorunlu kalemi (örneğin bir aylık kreş aidatını ya da mütevazı bir mutfak alışverişini) bile karşılamaktan fersah fersah uzak. Rakamlar düşüyor olabilir, ancak alım gücü erimeye devam ettikçe sokaktaki insan için bu düşüşün hiçbir semantik karşılığı bulunmuyor.
Enflasyonla mücadelede para politikasının (yani faiz artırımlarının) tek başına yeterli olmadığını, maliye politikasının (yani kamunun tasarrufunun ve bütçe disiplininin) da eşlik etmesi gerektiğini aylardır dinliyoruz. Nitekim hükümet "kamuda tasarruf paketi" açıkladı. Ancak bu paketin mürekkebi kurumadan, bütçe açığını kapatmanın faturası yeniden dolaylı vergilere ve tabana yayılması planlanan yeni mali yükümlülüklere kesildi.
Ekonomi yönetiminin "Yeni bir vergi paketi yok, sadece istisnaları kaldırıyoruz ve kayıt dışılığı azaltıyoruz" açıklaması, kamuoyunda haklı bir ironiyle karşılandı. Vergide istisnanın kalkması, muafiyetlerin daraltılması ve e-haciz süreçlerinin hızlandırılması, pratikte mükellefin cebinden daha fazla para çıkması demektir. Yani adını "yeni vergi" koymasanız da, sistemin adı "mevcut vergileri tabana daha sert yaymak" oluyor.
Buradaki asıl adaletsizlik, Türkiye’deki vergi sisteminin omurgasını oluşturan "dolaylı vergiler" (KDV, ÖTV vb.) ağırlığıdır. Fabrika sahibiyle asgari ücretlinin marketten ekmek, süt alırken ya da akaryakıt istasyonunda deposunu doldururken, aynı oranda vergi ödediği bir sistemde, enflasyonla mücadele adına atılan her mali adım dar gelirliyi biraz daha nefessiz bırakıyor. Doğrudan gelir üzerinden alınan vergileri (yani çok kazanandan çok, az kazanandan az almayı) beceremeyen bir sistem, bütçe açığını kapatmak için dönüp dolaşıp yine vatandaşın tüketimine göz dikiyor.
Yeni mali dönemin en somut ve can yakan yüzü, şüphesiz dijitalleşen vergi takipleri ve e-haciz uygulamaları oldu. Eskiden aylarca süren, bürokratik koridorlarda zaman alan vergi takipleri, artık yapay zeka destekli algoritmalar ve entegre bankacılık sistemleri sayesinde bir tıkla sonuçlanıyor. Kamu alacaklarının tahsili için geliştirilen bu hız, devlet kasası için bir başarı hikâyesi gibi görünse de, ekonomik kriz kıskacındaki esnaf ve küçük işletmeler için "gece yarısı baskınına" dönüşmüş durumda.
Borç yapılandırma fırsatları sunuluyor sunulmasına, ancak cirosu düşen, ham madde maliyeti artan ve nakit akışı kesilen esnaf, yapılandırma taksitlerini ödeyemediği anda kendini e-haciz kıskacında buluyor. Banka hesaplarına bloke konulan bir işletmenin çarkları döndürmesi, işçisinin maaşını ödemesi veya mal tedarik etmesi imkânsızdır. Dolayısıyla, enflasyonu düşürmek için iç talebi baltalarken, üretici ve satıcı bacağını da likidite (nakit) yetersizliğiyle boğmak, stagflasyon (ekonomik durgunluk içinde enflasyon) riskini de beraberinde getiriyor.
Bugün Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük engel ne döviz kuru ne de dış borçtur; en büyük engel güven ve adalet duygusunun zedelenmiş olmasıdır. Vatandaş, kamunun lüks araçlardan, şatafatlı binalardan ve verimsiz yatırımlardan gerçekten tasarruf ettiğini görmediği sürece, kendisine dayatılan "kemer sıkma" politikalarına rıza göstermez. "Biz tasarruf ediyoruz, siz de verginizi ödeyin" retoriği, ancak şeffaflıkla desteklendiğinde karşılık bulur.
Eğer enflasyon gerçekten kalıcı olarak düşürülmek isteniyorsa; vergide adalet sağlanmalı, dolaylı vergilerin bütçedeki payı düşürülmeli, kayıt dışı devasa kazançlar ve imar rantları vergilendirilmelidir. Tarımda üretim maliyetlerini düşürecek, lojistik maliyetlerini azaltacak ve ülkeyi ithalata bağımlı olmaktan kurtaracak somut adımlar atılmalıdır. Sadece faiz artırarak enflasyon düşürmeye çalışmak, hastanın ağrısını dindirmek için sürekli ağrı kesici verip, hastalığın kaynağı olan tümörü görmezden gelmeye benzer.
önümüzdeki aylar ekonomi yönetimi için bir turnusol kağıdı olacak. Raporlardaki enflasyon eğrileri aşağıyı gösterirken, sokaktaki feryat yukarı doğru yükselmeye devam ederse, bu durum toplumsal bir yorgunluğa ve ekonomik güvensizliğe yol açacaktır. Unutulmamalıdır ki, hiçbir ekonomi teorisi ya da Merkez Bankası grafiği, mutfaktaki boş tencerenin ve ödenemeyen faturaların yarattığı gerçeklikten daha güçlü değildir. Vergi paketleriyle bütçeyi denkleştirebilirsiniz, ancak sokağın adalet duygusunu denkleştiremezseniz, ekonomik istikrarı sadece bir serap gibi uzaktan izlemeye devam ederiz.