Akademik Kürsüden Çocuğun Kalbine, Pusuladan Masallara: Doç. Dr. İlknur Gençoğlu Yıldırım Röportajı
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Dokuz Eylül Üniversitesi’nde başlayan çocuk gelişimi ve okul öncesi temelini eğitim yönetimi ve psikoloji doktorasıyla taçlandıran, çocuk psikolojisi alanında doçentlik unvanını alarak sahada bizzat çocukların ve ailelerin hayatına dokunan Değerli Akademisyen, Çocuk Psikoloğu, Eğitim Yöneticisi ve Yazar Doç. Dr. İlknur Gençoğlu Yıldırım ile ilham verici bir söyleşi gerçekleştirdik.
Gerçek ilim ve eğitimcilik; akademik bilginin soğuk duvarları arasına sıkışıp kalmak yerine, bir çocuğun göz hizasına inip onun dünyasına, merakına ve hayallerine rehberlik edebilme inceliğinde saklıdır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Dokuz Eylül Üniversitesi’nde başlayan çocuk gelişimi ve okul öncesi temelini eğitim yönetimi ve psikoloji doktorasıyla taçlandıran, çocuk psikolojisi alanında doçentlik unvanını alarak sahada bizzat çocukların ve ailelerin hayatına dokunan Değerli Akademisyen, Çocuk Psikoloğu, Eğitim Yöneticisi ve Yazar Doç. Dr. İlknur Gençoğlu Yıldırım ile ilham verici bir söyleşi gerçekleştirdik.
İnci Okula Başlıyor adlı çocuk eserinden ailelerin yolunu aydınlatan Çocuğa Yolculuk: Pusula projesine; Montessori, Reggio Emilia, Waldorf, Orman Okulu ve P4C gibi çağdaş pedagojik modellerin sentezinden masalların sağaltıcı gücüne kadar; "Akademik bilgi yaşamın içine dokunduğu ölçüde değer kazanır" diyerek akademi ile uygulama arasında köprü kuran konuğumuzun nitelikli serüvenini Satır Arası farkıyla araladık.
İlknur Hanım, Satır Arası’na, bu samimi gönül masamıza hoş geldiniz. Sizi yalnızca çocuk psikolojisi ve eğitim bilimleri alanındaki kıymetli makaleleriyle literatüre yön veren bir bilim insanı olarak değil; teoriyi sahayla, bilgiyi ise çocuk kalbiyle buluşturan çok yönlü bir fikir ve eğitim rehberi olarak ağırlamaktan büyük bir onur duyduk.
Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Doç. Dr. İlknur Gençoğlu Yıldırım kimdir? Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Çocuk Gelişimi ve Okul Öncesi Öğretmenliği ile başlayan bu yolculuk; eğitim yönetimi, psikoloji doktorası ve çocuk psikolojisinde doçentliğe uzanan bu çok boyutlu akademik kimliğe nasıl evrildi?
Aslında benim akademik yolculuğumun merkezinde en başından beri tek bir soru vardı: Bir çocuğu gerçekten anlamak ne demektir?
Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Çocuk Gelişimi ve Okul Öncesi Öğretmenliği alanında başlayan eğitim serüvenim, bana çocuğun gelişim basamaklarını ve eğitimin temel dinamiklerini öğretti. Ancak zaman içerisinde şunu fark ettim: Çocuğu anlamak için yalnızca çocuğa bakmak yeterli değil. Onun içinde bulunduğu aileyi, okulu, sosyal çevreyi, öğretmeni ve bütün bu yapıları yöneten eğitim sistemini de anlamak gerekiyor.
Bu düşünce beni eğitim kurumlarının yönetimi ve denetimi alanında yüksek lisans çalışmalarına, ardından psikoloji alanındaki doktora sürecime ve çocuk psikolojisi üzerine yoğunlaşan akademik çalışmalarıma taşıdı. Çocuk psikolojisi alanındaki akademik yayın ve çalışmalarımın ardından doçentlik süreci de bu yolculuğun doğal bir devamı oldu.
Bugün geriye baktığımda kendimi yalnızca akademisyen, çocuk psikoloğu, eğitimci, yazar ya da yönetici kimliklerinden biriyle tanımlamıyorum. Çünkü benim için bunların tamamı aynı hikâyenin farklı bölümleri.
Bazen bir sınıfın kapısından girip çocukların oyununu gözlemliyorum, bazen bir ebeveynle çocuğunun davranışını anlamaya çalışıyorum, bazen eğitimcilerle bir programın pedagojik altyapısını tartışıyorum, bazen de masamın başında bilimsel bir metin ya da çocuk kitabı yazıyorum.
Dolayısıyla benim akademik kimliğim biraz da okulun içinde şekillendi. Teoriyi sahaya, sahadaki gözlemi yeniden teoriye taşıyan döngüsel bir yolculuk diyebilirim.
Mesleki hayatınızdaki en büyük dönüm noktasını "Akademik bilginin çocukların gerçek yaşamına dokunabildiği ölçüde değer kazandığını fark etmek" olarak tanımlıyorsunuz. Bir akademisyen olarak amfilerden çıkıp çocuklarla birebir temas etmek, onların davranışlarının ardındaki duygusal dinamikleri sahada gözlemlemek akademik çalışmalarınızın yönünü nasıl değiştirdi?
Akademik bilgi bize çok güçlü kavramsal çerçeveler sunuyor. Fakat çocuklarla çalışmaya başladığınızda hiçbir çocuğun yalnızca bir kuramın ya da gelişim tablosunun içine sığmadığını görüyorsunuz.
Örneğin sınıfa girmek istemeyen bir çocuk düşünelim. Dışarıdan baktığımızda bunu “okula uyum problemi” olarak tanımlamak oldukça kolaydır. Fakat biraz yaklaştığınızda bambaşka hikâyelerle karşılaşabilirsiniz. Bir çocuk annesinden ayrılmakta zorlanıyordur, bir başkası yeni ortamın belirsizliğinden kaygılanıyordur, başka bir çocuk ise sınıfın ses yoğunluğundan rahatsız oluyordur. Davranış aynı görünür; davranışın psikolojik kaynağı ise tamamen farklı olabilir.
Saha bana özellikle bunu öğretti: Çocuk psikolojisinde davranışı yalnızca sınıflandırmak yetmez; davranışın işlevini ve çocuğun o davranış aracılığıyla ne anlatmaya çalıştığını da anlamak gerekir.
Bu nedenle akademik çalışmalarımda zaman içerisinde “Çocuk ne yapıyor?” sorusunun yanına çok daha güçlü biçimde “Neden yapıyor, hangi gelişimsel ihtiyacı ifade ediyor ve yetişkin bu ihtiyaca nasıl cevap verebilir?” sorularını eklemeye başladım.
Bir anlamda okul benim için yalnızca bir eğitim kurumu değil, yıllardır teorinin hayatla karşılaştığı çok büyük bir gözlem alanı oldu.
Eğitimi sadece kuru bir bilgi aktarımı olarak değil; çocuğun kendisini keşfetmesine, sorgulamasına ve özgüven geliştirmesine alan açan "bütüncül bir gelişim süreci" olarak görüyorsunuz. Montessori, Reggio Emilia, Waldorf, Orman Okulu, P4C ve Mindfulness gibi dünyanın en köklü ve modern yaklaşımlarını harmanlarken, tek bir modele hapsolmadan bu disiplinlerarası dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Eğitimde tek bir yöntemin bütün çocuklar için mutlak doğru olduğuna inanmıyorum. Çünkü çocuk standartlaştırılabilecek bir varlık değildir.
Montessori'nin bağımsızlık ve hazırlanmış çevre anlayışı çok değerlidir. Reggio Emilia çocuğun merakına, ifade biçimlerine ve çevreyle kurduğu ilişkiye başka bir pencere açar. Waldorf ritim ve doğal yaşantının önemini hatırlatır. Orman Okulu çocuğu doğayla ve gerçek deneyimlerle buluşturur. P4C bize çocukların yalnızca cevap veren değil, soru üreten ve düşünen bireyler olduğunu gösterir. Mindfulness ise çocuğun kendi duygusunu ve bedenini fark edebilmesine alan açar.
Ben bunları birbirleriyle yarışan modeller olarak görmüyorum. Benim için asıl soru, “Hangi yaklaşım daha iyi?” değil; “Bu çocuğun, bu yaş döneminde, bu gelişimsel ihtiyacı için hangi yaklaşımın hangi unsuru anlamlıdır?”
Örneğin bir gün çocuklarla doğada yaprakların değişimini gözlemleyebiliriz. Bu deneyimin içinde doğa temelli öğrenme vardır. Sınıfa döndüğümüzde çocuklardan gördüklerini resmetmelerini istediğimizde Reggio Emilia'nın ifade alanına yaklaşırız. “Sizce yapraklar neden renk değiştiriyor?” diye sorduğumuzda bilimsel merakı; “Bir yaprak konuşabilseydi bize ne söylerdi?” dediğimizde felsefi düşünmeyi ve hayal gücünü harekete geçiririz.
Çocuk açısından bunların isimleri yoktur. Çocuk yalnızca öğrenir, merak eder, dener, yanılır, yeniden dener ve keşfeder.
Bence iyi eğitim tam da burada başlıyor.
Toplumumuzda ve ailelerde çocuk davranışlarına sıklıkla sadece "sonuç" odaklı bakıldığını görüyoruz. Siz ise ısrarla "Bu davranışın arkasında hangi duygu, ihtiyaç ya da gelişimsel süreç yatıyor?" sorusunu merkeze alıyorsunuz. Ebeveynlerin çocuklarına "Ne yapmalısın?" demek yerine "Çocuğum bana ne anlatmaya çalışıyor?" diyebilmesi evdeki iklimi nasıl dönüştürür?
Çocuk davranışları konusunda yetişkinlerin en sık düştüğü yanılgılardan biri, davranışı doğrudan değiştirmeye çalışmaktır.
Çocuk vuruyor: “Vurma.”
Çocuk ağlıyor: “Ağlama.”
Çocuk öfkeleniyor: “Sakin ol.”
Çocuk paylaşmıyor: “Arkadaşınla paylaşmalısın.”
Bütün bu cümleler davranışın sonucuyla ilgileniyor. Oysa psikolojik açıdan asıl değerli olan, davranıştan önce ne olduğuna bakabilmektir.
Örneğin üç yaşındaki bir çocuk kardeşi dünyaya geleceği dönemde yeniden bebeksi konuşmaya başlayabilir. Bunu yalnızca “gerileme” ya da “şımarıklık” olarak değerlendirirsek çocuğun verdiği mesajı kaçırabiliriz. Belki çocuk aslında bize, “Ben hâlâ sizin küçüğünüz müyüm?”, “Beni de eskisi kadar sevecek misiniz?” diye soruyordur.
Ebeveyn “Bunu nasıl durdurabilirim?” sorusundan “Bu davranış bana hangi ihtiyacı anlatıyor?” sorusuna geçtiğinde evdeki ilişki dili de değişmeye başlar.
Bu, sınırların ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine çocukların sınıra ihtiyacı vardır. Fakat duyguyu kabul etmekle davranışa sınır koymak aynı anda mümkündür.
“Öfkelenebilirsin ama vuramazsın.” cümlesi bunun en sade örneklerinden biridir.
Çocuğun duygusunu reddetmeden davranışın sınırını gösterebildiğimizde çocuk yalnızca kurala uymayı değil, zamanla kendi duygusunu düzenlemeyi de öğrenir.
Çocuk edebiyatı alanındaki eseriniz İnci Okula Başlıyor, okula uyum sürecindeki minik yüreklere kılavuzluk ediyor. Bir çocuk psikoloğunun kaleminden çıkan kurgusal bir hikâye, çocuğun zihnindeki ayrılık ve belirsizlik kaygısını nasıl şifalandırıyor?
Çocukların dünyasında hikâyenin çok özel bir yeri vardır. Çünkü yetişkinler çoğunlukla duygularını kavramlarla ifade ederken çocuklar oyun, resim, sembol ve hikâye üzerinden konuşurlar.
İnci Okula Başlıyor da tam olarak bu düşünceden doğdu.
Okula başlayan bir çocuk için yetişkinlerin sıradan gördüğü pek çok şey aslında büyük bir belirsizliktir: “Annem gidecek mi?”, “Beni almaya gelecek mi?”, “Burada kimlerle olacağım?”, “Öğretmenim nasıl biri?”, “Ya annemi özlersem?”
Biz yetişkinler bazen “Korkacak hiçbir şey yok.” diyerek çocuğu rahatlatmaya çalışıyoruz. Oysa çocuk açısından korkulacak bir şey vardır: bilmediği bir dünya.
Hikâye, o bilinmeyen dünyayı çocuğun zihninde önceden ziyaret edilebilir hâle getirir.
Çocuk, İnci'nin yaşadıklarını dinlerken yalnız olmadığını hisseder. Kahramanın kaygısını görür, onunla özdeşleşir ve hikâyenin güvenli akışı içerisinde okul deneyimini zihinsel olarak prova eder.
Bu nedenle çocuk edebiyatını yalnızca edebi bir alan olarak değil, doğru kullanıldığında çocuğun duygusal gelişimini destekleyebilecek güçlü bir psiko-eğitsel araç olarak görüyorum.
Ebeveynlere ve eğitimcilere rehberlik eden Çocuğa Yolculuk: Pusula çalışmanız ve devam eden projelerinizle bilimsel bilgiyi anlaşılır ve uygulanabilir bir formata taşıyorsunuz. Bu "pusula", günümüzün dijital çağında bilgi kirliliği ve kafa karışıklığı yaşayan anne babalara hangi temel istikameti işaret ediyor?
Bugünün ebeveynlerinin en büyük sorunlarından biri bilgiye ulaşamamak değil; tam tersine çok fazla ve birbiriyle çelişen bilgiye maruz kalmak.
Bir davranışı internette arattığınızda birkaç dakika içerisinde birbirinden tamamen farklı onlarca öneriyle karşılaşabiliyorsunuz. Bir kaynak “asla müdahale etmeyin” derken diğeri “hemen sınır koyun” diyebiliyor. Bunun sonucunda ebeveyn bazen kendi çocuğunu gözlemlemek yerine sürekli dışarıdaki doğru cevabı aramaya başlıyor.
Çocuğa Yolculuk: Pusula düşüncesinin temelinde tam da bu ihtiyaç var.
Pusula size hangi yoldan yürümeniz gerektiğini emretmez; yönünüzü bulmanıza yardım eder.
Benim ebeveynlere göstermek istediğim temel istikamet de şu: Önce çocuğunuzu tanıyın. Gelişim dönemini bilin. Davranışın arkasındaki ihtiyacı anlamaya çalışın. Sevgi ile sınırı birbirinin karşıtı olarak görmeyin. Bilimsel bilgiden yararlanın fakat hiçbir yöntemi çocuğun bireyselliğinin önüne koymayın.
Çünkü aynı yaşta iki çocuk, aynı olay karşısında tamamen farklı tepkiler verebilir.
Ebeveynliğin belki de en kıymetli tarafı kusursuz olmak değil; çocuğunu dikkatle gözlemleyen, gerektiğinde kendisini de sorgulayabilen ve onunla birlikte gelişmeye açık bir yetişkin olabilmektir.
Üretim alanlarınız arasında masal projeleri ve çocuklara yönelik psikoeğitsel içerikler de özel bir yere sahip. Masalların kadim dili ve sembolik anlatımı, bir çocuğun duygusal dünyasında nasıl bir iyileştirici ve rehber güç barındırıyor?
Masallar çocukların duygusal dünyasına doğrudan kapıyı çalmaz; önce pencereden bakar.
Bu yüzden çok güçlüdür.
Çocuğa doğrudan “Korkuyor musun?” dediğinizde bazen “Hayır.” cevabını alabilirsiniz. Fakat “Ormanda yolunu kaybeden küçük tavşan sence ne hissetmiştir?” dediğinizde çocuk tavşanın duygusunu anlatırken farkında olmadan kendi dünyasından da parçalar sunabilir.
Masalın sembolik dili çocuğa güvenli bir psikolojik mesafe sağlar.
Korku bir canavara, cesaret küçük bir kahramana, ayrılık uzun bir yolculuğa, umut ise karanlık bir ormanın sonunda görünen ışığa dönüşebilir.
Bu nedenle masal çalışmalarında benim için önemli olan yalnızca masalı okumak değildir. Sonrasında çocuğa alan açmak gerekir: “Sen olsaydın ne yapardın?”, “Bu kahramanın başka bir yolu olabilir miydi?”, “Sence şu anda ne hissediyor?”
Bazen bir resimle, bazen drama ile, bazen oyunla devam ederiz.
Ve yetişkin olarak biraz geri çekilip dinleriz.
Çünkü çocukların bize söyleyecek çok şeyi vardır; yalnızca her zaman bizim kullandığımız dille söylemezler.
Son olarak; akademisyen, çocuk psikoloğu, yazar ve yönetici kimlikleriyle ömrünü çocuğun yüksek yararına ve insan gelişimine adayan bir bilim insanı olarak; Satır Arası masamızdan, çocuk yetiştiren tüm anne-babalara, geleceğin eğitimcilerine ve okurlarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Yıllar içerisinde sınıflarda, aile görüşmelerinde, akademik çalışmalarımda ve çocuklarla geçirdiğim zamanlarda öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu: Çocukluk aceleye getirilecek bir dönem değildir.
Çocuklarımızın erken okumasını, erken yazmasını, erken yabancı dil öğrenmesini, başarılı olmasını elbette istiyoruz. Fakat bütün bunların öncesinde onların merak eden, soru sorabilen, hata yapmaktan korkmayan, duygularını tanıyabilen ve kendisini değerli hisseden insanlar olarak büyümelerine ihtiyacımız var.
Geleceğin eğitimcilerine de şunu söylemek isterim: Bir sınıfa girdiğinizde karşınızda yalnızca öğreteceğiniz çocuklar yoktur. Her birinin farklı bir mizacı, ailesi, korkusu, yeteneği, gelişim ritmi ve anlatılmayı bekleyen ayrı bir hikâyesi vardır.
Ebeveynlere ise belki en sade cümleyi bırakmak isterim:
Çocuğunuzun yolunu onun yerine yürümeye çalışmayın. Yanında yürüyün.
Düştüğünde hemen kaldırmak yerine bazen nasıl kalkacağını keşfetmesine izin verin. Her sorusuna cevap vermek yerine zaman zaman birlikte merak edin. Başarısını alkışladığınız kadar çabasını da görün. Ve davranışının sizi zorladığı anlarda, görünen davranışın biraz daha arkasına bakmayı deneyin.
Çünkü bazen bir çocuğun öfkesi anlaşılmak isteyen bir duygudur; sessizliği duyulmayı bekleyen bir cümledir, oyunu ise henüz kelimelere dökemediği dünyasının anlatısıdır.
Ben bütün akademik ve mesleki yolculuğum boyunca aslında aynı yere dönüyorum:
Çocuğu değiştirmeden önce onu anlamaya çalışmak.
Öğretmeden önce merakını görmek.
Konuşmadan önce dinlemek.
Yol göstermekten önce yanında yürümek.
Ve “Sonrası Bahar” benim için tam da bunu ifade ediyor.
Çocuklukta sevgiyle, güvenle ve anlayışla atılan küçücük bir adımın karşılığını bazen hemen göremeyebiliriz. Ama çocuk büyür; o güven onunla büyür, o merak onunla büyür, kendisine duyduğu inanç onunla büyür.
Biz yetişkinlere düşen, her çocuğun kendi mevsiminde çiçek açabileceği bir iklim oluşturmak.
Çünkü her çocuk kendi zamanında büyür; biz doğru toprağı, güveni ve sevgiyi verebilirsek, sonrası gerçekten bahardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; bilimin rehberliğini çocuk ruhunun naifliğiyle birleştiren, akademi ile gerçek hayat arasına sağlam köprüler kuran Değerli Doç. Dr. İlknur Gençoğlu Yıldırım’ın ilham veren hayat yolculuğuna konuk olduk.
Gördük ki; bir çocuğun davranışının ardındaki o gizli ihtiyacı görebildiğimizde, onu yargılamadan dinleyip kendi potansiyelini keşfetmesine sevgiyle eşlik ettiğimizde, yetiştirilen her evlat geleceğe atılmış sarsılmaz bir tohum olur ve her çocuk kendi aydınlık baharını müjdeler. Niyet sâfi, emek kavi ve şefkat samimi olduğunda... Sonrası Bahar.