45 Yaşındaki Uyanıştan Uluslararası İrfan Köprüsüne Uzanan Bir Kadın Mizanpajı: Sibel Korkmaz
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocuklukta yarıda kalan eğitim meşalesini kırk beşinden sonra yakıp Sosyoloji mezuniyetiyle, resim sanatı ve rehberlik disiplinleriyle taçlandıran, kurduğu bağımsız gönüllülük topluluğuyla deprem felaketinden aile yapısına kadar toplumun kanayan yaralarına merhem olan Değerli Sosyolog ve Yaşam Boyu Öğrenme Koordinatörü Sibel Korkmaz ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Bencil ve aceleci çağın, insanı yaşla, diplomalarla ve geçmişin engelleriyle sınırlandırmaya çalıştığı o hoyrat gürültünün ortasında; "Hayallerin bir son kullanma tarihi yoktur" diyerek 45 yaşında hayatını yeniden mühürleyen kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocuklukta yarıda kalan eğitim meşalesini kırk beşinden sonra yakıp Sosyoloji mezuniyetiyle, resim sanatı ve rehberlik disiplinleriyle taçlandıran, kurduğu bağımsız gönüllülük topluluğuyla deprem felaketinden aile yapısına kadar toplumun kanayan yaralarına merhem olan Değerli Sosyolog ve Yaşam Boyu Öğrenme Koordinatörü Sibel Korkmaz ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
"Geç kalmadım, yeniden başladım" anlayışıyla Amerika Birleşik Devletleri merkezli uluslararası öğrenme platformlarında (ATIIC) kültürlerarası bir vizyon yürüten konuğumuzun o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Sibel Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece akademik başarılar elde etmiş bir sosyolog veya uluslararası bir koordinatör olarak değil; engellere rağmen vazgeçmeyen, iyileştikçe başkalarına umut olmayı seçen hakiki bir insan ve hayat zanaatkârı olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o çocukluk hayallerinizden 45 yaşındaki uyanışınıza uzanan sâfi dünyanızı tanıyarak başlayalım: Sibel Korkmaz kimdir? Bir okur sizin hayat hikâyenize ve yürüttüğünüz çalışmalara adım attığında, sînesinde yeniden başlamaya dair hangi kavi ayna ile yüzleşmelidir?
Ben, hayatın karşısına her düştüğünde yeniden kalkmayı öğrenmiş bir kadınım.
1970 yılında dünyaya geldim. Çocukluğumun ilk yıllarında bir yakın arkadaşım vardı. Babası hayata veda etti. O acı yalnızca onun hayatını değil, bizim arkadaşlığımızı da sessizce alıp götürdü. Bu acı kayıptan sonra yollarımız ayrıldı.
Büyükler beni küçük bulurdu, benden küçüklerle ise kendimi aynı dünyaya ait hissedemezdim. Böylece çocukluğumun en sadık arkadaşı yalnızlık oldu.
İnsan, yalnız kalınca ya içine kapanır ya da kendi dünyasını kurar. Ben ikinci yolu seçtim. Kendime oyunlar, uğraşlar, hayaller ve işler buldum. Ellerim hep bir şeylerle meşguldü; aklım ise öğrenmenin peşindeydi. Belki de bu yüzden, bugün birçok gençten duyduğum “Çok sıkıldım.” cümlesinin bende hiçbir karşılığı yok. Çünkü sıkılmaya fırsat bırakmayan bir çocukluk yaşadım. Üretmek, benim için zaman geçirmek değil; nefes almak gibi doğal bir hâle dönüştü.
Sürekli Üretmek: Yalnızlığı Sessiz Bir Okula Dönüştüren Çocukluk
Her çocuk gibi benim de hayallerim vardı. Bize sık sık, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlardı. O yıllarda çoğu çocuk doktor, öğretmen ya da hemşire olmak isterdi. Benim cevabım ise hiç değişmezdi. Öğretmen olmak istiyordum. Bir yandan da resim yapmak… Renklerin içinde kaybolmayı, çocukların hayatına dokunmayı hayal ediyordum.
Fakat hayat, bazen insanın eline bambaşka bir senaryo verir. Sağlığımla ilgili yaşadığım zorlu süreçler, beni hayallerimi yeniden tanımlamaya mecbur bıraktı. Kurduğum yollar kapandı, yeni yollar açıldı. O günlerde bunun neden benim başıma geldiğini çok sorguladım. Zaman geçtikçe anladım ki hayat, bazen en büyük derslerini en beklenmedik zamanlarda veriyor.
Hayat bana çok erken yaşlarda “Hayır.” dedi. Ama ben, o “Hayır”ın ardından pes etmeyi değil, yeniden başlamayı öğrendim. Çünkü insanın gerçek gücü hiç düşmemesinde değil, her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesinde saklıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki beni ben yapan şey yalnızca yaşadığım acılar değil. Asıl beni ben yapan; yalnızlığı üretkenliğe dönüştürmeyi, hayal kırıklıklarını umuda çevirmeyi ve her şeye rağmen hayata sımsıkı tutunmayı öğrenmiş olmam.
45 yaşım ise hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Yaşadığım ciddi sağlık sorunları, bana hayatı ve kendimi yeniden sorgulattı. O güne kadar yaşadığım bütün deneyimlerin beni aslında yeni bir başlangıca hazırladığını fark ettim. İşte o süreç, yalnızca hayata yeniden tutunduğum değil; öğrenmeye, üretmeye ve çocukluk hayallerimin izinden yeniden yürümeye karar verdiğim gerçek uyanışım oldu.
Benim hikâyeme adım atan herkesin şunu görmesini isterim: İnsan, yaşadığı zorluklarla değil; o zorluklardan sonra verdiği kararlarla yeniden doğar. Bugün yaptığım bütün çalışmaların merkezinde de bu inanç var.
Belki de bu yüzden, hayat bana ne getirirse getirsin, içimde hep aynı inanç yaşamaya devam etti: İnsan, yeniden başlayabildiği sürece hiçbir şey gerçekten bitmez.
Gecikmiş Bir Hikâye Değil, Rekorlardan Yeniden Doğan Bir İrade
Çocuk yaşta "Kızlar okumaz" anlayışıyla yarım bırakılan bir eğitim, içte kapanmayan bir yara olarak kalmış... Fakat 45 yaşında yaşadığınız ciddi sağlık sorunları sonrasında kendinize "Hayata yeniden tutunmak için ne yapmalıyım?" sorusunu sorup ortaokul, lise ve üniversite eğitimlerinizi sırasıyla tamamlamışsınız. Öğrenmenin yaşının olmadığını bizzat yaşayarak kanıtlayan bir kalem olarak; o ilk diplomayı elinize aldığınız andaki "sâfi demlenme" hissini bize anlatır mısınız?
Çocukluk yıllarımda içimde kalan okuma özlemi, yıllar geçse de hiç eksilmedi. Belki de bu yüzden, eğitim hayatıma yeniden döndüğümde tek bir bölümle yetinmedim; Halkla İlişkiler ve Reklamcılık ile Sosyoloji bölümlerini birlikte okudum. Okudukça gördüm ki bu iki alan, insanı ve toplumu anlamak noktasında birbirini tamamlayan önemli bilim dallarıydı. Bugün yazarlık yolculuğuma da büyük katkı sağlayan bu eğitimin, hayatımın en doğru kararlarından biri olduğunu düşünüyorum.
Okula yeniden başladığım gün, aslında sadece eğitimime değil, umuda da yeniden başlamış oldum. Yaşadığım sağlık sorunları bana hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlattı. O günden sonra anladım ki “geç kaldım” dediğimiz şey, çoğu zaman sadece zihnimizin ürettiği bir bahanedir. Çünkü hayatta başlanabilecek en doğru zaman, karar verdiğimiz andır.
İlk diplomamı elime aldığımda hissettiklerimi kelimelere dökmek kolay değil. Yıllardır görmediğiniz, özlemini derinden taşıdığınız bir dostunuza kavuşmuş gibi tarifsiz bir sevinç yaşadım. O diploma, benim için yalnızca bir eğitim belgesi değildi; yarım kalmış bir çocukluk hayalinin tamamlanışı, kendime verdiğim sözün tutulması ve yeniden ayağa kalkışımın sessiz ama güçlü bir simgesiydi.
İşte o an, sizin de ifade ettiğiniz gibi, içimde uzun yıllar demlenmiş bütün özlemlerin, sabrın ve emeğin “sâfi demlenme” hâline dönüştüğü andı. O gün yalnızca bir diploma almadım; kendime olan inancımı, umudumu ve öğrenmenin gerçekten yaşının olmadığını da yeniden kazandım.
Kırıkları Altınla Mühürleyen Bir Kintsugi Zanaatı: Sanat ve İyileşme
Yıllar sonra çocukluk hayaliniz olan resimle ve tuvalle yeniden buluşmuş, fırçanın ve renklerin diliyle kelimelerle anlatılamayan duyguları dışa vurmuşsunuz. Resmin sadece bir sanat değil, bir "kendini yeniden keşfetme ve şifa yolu" olduğunu belirten bir sosyolog olarak; tuvaldeki renklerin insan ruhundaki o kırık çatlakları nasıl altınla mühürlediğini sizden dinleyebilir miyiz?
Yıllar sonra çocukluk hayallerimden biri olan resimle yeniden buluşmak, aslında kendimle yeniden tanışmak demekti. Fırçayı elime aldığım her an zamanın yavaşladığını hissediyorum. Renkler, kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı duyguların sesi oluyor; her fırça darbesi ise yıllarca içimde sessizce bekleyen umutları, acıları ve hayalleri tuvale taşıyor.
Benim için resim yalnızca bir sanat dalı değil; insanın kendi iç dünyasına yaptığı sessiz ama derin bir yolculuktur. Tuvale yansıyan her eser, ruhumun bir parçasını taşırken bana hayatın en güzel renklerini yeniden hatırlatıyor.
Sosyoloji eğitimi bana insanın, yaşadığı deneyimlerle şekillenen sosyal bir varlık olduğunu öğretti. Bu nedenle ruhumuzdaki kırıklar da hayatın bize bıraktığı izlerdir. Sanat ise o izleri yok etmeye çalışmaz; onları anlamlandırır, dönüştürür ve görünür kılar. Japonların Kintsugi anlayışında olduğu gibi, kırılan bir seramik altınla onarıldığında kusurlarını gizlemez; tam tersine, o kırıklar eserin en kıymetli ve en dikkat çekici yerine dönüşür. Bence insan ruhu da böyledir. Yaşadığımız acılar bizi eksiltmek zorunda değildir; doğru şekilde işlendiğinde, en güçlü yanımıza dönüşebilir.
Benim için tuvaldeki her renk, ruhumdaki o kırık çatlaklara sürülen görünmez bir altın gibidir. Her fırça darbesi, yaralarımı saklamak yerine onları kabul etmeyi ve onlardan yeni bir anlam üretmeyi öğretiyor. Çünkü gerçek iyileşme, kırıkları yok etmek değil; onlar ile birlikte yeniden ve daha güçlü bir bütün olabilmektir.
Kendi yaşamımda bunun mümkün olduğunu gördüm. Sağlık mücadelemden eğitim yolculuğuma, yazarlığa ve resme uzanan her adım bana yeniden başlayabilmenin mümkün olduğunu öğretti. Bugün tuvalimde kullandığım her renk yalnızca estetik bir tercih değil; umudun, direncin ve yeniden doğuşun ifadesidir. Eğer yaptığım bir resim, bir insanın kendi içindeki ışığı yeniden fark etmesine vesile oluyorsa, sanatın en kıymetli amacına ulaştığına inanıyorum.
‘Şifa Vermek’ Değil; İnsanın İçindeki Mucizeye Rehberlik Etmek
İnsanlara destek olurken buna "şifa vermek" yerine "şifaya aracılık etmek" demeyi tercih ediyorsunuz. İnsanın kendi içinde var olan o gizli potansiyelini ve iç dengesini yeniden keşfetme sürecine rehberlik etmenin; o "İyiyim" diyen gözlerdeki toplumsal ve insani karşılığı sizce nedir?
Aslında bu yolculuk yaklaşık yirmi üç yıl önce başladı. Çeşitli nedenlerle bir süre ara vermek zorunda kalsam da yaklaşık üç yıl önce yeniden bu alana döndüm. O günden bu yana danışanlarımla birlikte onların içsel güçlerini yeniden keşfetme yolculuklarına eşlik ediyorum.
Her insanın içinde, bazen yaşanmışlıkların, bazen korkuların ve bazen de hayatın yüklerinin altında kalmış güçlü bir öz bulunduğuna inanıyorum. Danışanlarımla kurduğum bağda, onları yalnızca dinlemiyor; duygularını anlamaya, taşıdıkları yükleri fark etmeye ve kendi iç sesleriyle yeniden buluşmalarına rehberlik etmeye çalışıyorum. Bu süreç, büyük bir sorumluluk olduğu kadar derin bir güven ilişkisidir.
Bu nedenle “şifa vermek” yerine “şifaya aracılık etmek” demeyi tercih ediyorum. Çünkü gerçek iyileşme dışarıdan verilen bir şey değil; insanın kendi içinde var olan dengeyi, umudu ve potansiyeli yeniden keşfetmesiyle başlar. Ben sadece o kapının aralanmasına eşlik eden bir rehberim. Asıl dönüşümü gerçekleştiren ise kişinin kendi iradesi, farkındalığı ve yaşamla yeniden kurduğu bağdır.
Bana ulaşan insanların büyük bir kısmı, hayatlarının en zor dönemlerinde bir çıkış yolu arayarak geliyor. Seanslarımızın sonunda gözlerindeki umudun yeniden filizlendiğini, yüzlerindeki ifadenin yumuşadığını ve en önemlisi içtenlikle “İyiyim.” diyebildiklerini görmek, benim için bu yolculuğun en kıymetli hediyesidir.
Her zaman şuna inandım: İyileşen her birey, yalnızca kendi hayatını değiştirmez. Ailesine, çocuklarına, dostlarına ve içinde yaşadığı topluma da daha sağlıklı bir duygu iklimi taşır. Çünkü umut da tıpkı umutsuzluk gibi bulaşıcıdır. Bir insanın iç dengesini yeniden bulması, çevresindeki birçok hayatın da dönüşmesine vesile olabilir. İşte “İyiyim.” diyen o gözlerin toplumsal karşılığı tam da budur.
Belki de bu yüzden yıllardır kendime aynı soruyu soruyorum: “Toplum için ne yapabilirim?” Bu soru, zamanla hayatımın pusulasına dönüştü. Attığım her adımda, yazdığım her satırda, yaptığım her çalışmada beni yönlendiren en güçlü motivasyon da bu oldu.
Ortak İnsani Değerlerde Buluşan Bir Toplumsal Dayanışma: Uyanış
6 Şubat depremlerinin ardından "Toplum için ne yapabilirim?" sorusunu pusula edinerek tamamen bağımsız, hiçbir ticari, siyasi ve maddi çıkar taşımayan gönüllü bir "Uyanış" öğrenme ve dayanışma topluluğu kurmuşsunuz. Din, siyaset ve kutuplaştırıcı alanlardan uzak durarak insanı ortak değerlerde buluşturan bu kapsayıcı anlayışın sosyolojik gücünü bize nasıl açıklarsınız?
6 Şubat 2023 depremleri, yıllardır kendime sorduğum “Toplum için ne yapabilirim?” sorusunu benim için çok daha derin bir anlamla buluşturdu. Yaşanan büyük yıkım yalnızca şehirleri değil, hepimizin vicdanını da derinden sarstı. Binlerce insanın hayatını kaybetmesi, geride kalanların tarifsiz acıları ve dayanışmaya duyulan büyük ihtiyaç, bende silinmeyecek izler bıraktı.
O günlerde hissettiğim en güçlü duygu, elimden geleni yapmak ve karanlığın içinde küçük de olsa bir umut ışığı olabilmekti. İşte Uyanış bu düşünceden doğdu.
İlk günlerde birkaç kişinin bir araya geldiği bu oluşum, zamanla ortak değerlere inanan yüzlerce insanın buluştuğu gönüllü bir öğrenme, paylaşım ve dayanışma topluluğuna dönüştü.
Bu topluluğa “Uyanış” adını vermemizin özel bir nedeni vardı. Benim için gerçek uyanış; insanın önce kendini tanıması, sonra yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu fark etmesidir. Çünkü gerçek değişim, başkalarını değiştirmeye çalışmakla değil, kendinden başlayarak sorumluluk almayı seçmekle başlar.
Bu süreç bana çok önemli bir gerçeği de öğretti: İnsan özünde iyidir. Bazen yalnızca iyiliğini ortaya koyabileceği güvenli ve yargılanmadığı bir ortama ihtiyaç duyar. Böyle bir zemin oluştuğunda insanlar yalnızca birbirlerine destek olmaz; aynı zamanda birbirlerinden öğrenir, birlikte gelişir ve birlikte iyileşirler.
Bugün Uyanış Topluluğu, farkındalık, sorumluluk, paylaşım ve katkı ilkeleri doğrultusunda tamamen gönüllülük esasıyla çalışmalarını sürdürüyor. Kitaplardan, bilimsel araştırmalardan, yaşam deneyimlerinden ve alanında uzman konuklarımızın bilgi birikiminden yararlanarak her hafta söyleşiler ve paylaşımlar gerçekleştiriyoruz. Amacımız sadece bilgi paylaşmak değil; düşünebilen, sorgulayabilen ve birbirine değer katan bir topluluk kültürü oluşturabilmek.
Kurulduğumuz günden bu yana hiçbir ticari amaç taşımadık, hiçbir ücretli etkinlik düzenlemedik. En başından beri benimsediğimiz temel ilke; dinî, siyasi ve maddi çıkarlardan uzak durarak ortak insanî değerlerde buluşabilmek oldu.
Bir sosyolog olarak şuna inanıyorum: Toplumu ayakta tutan en güçlü unsur, farklılıklarımız değil; o farklılıkların üzerinde yükselebilen ortak değerlerimizdir. Din, siyaset ve ekonomik çıkarlar bireylere güçlü aidiyetler kazandırabilir; ancak aynı zamanda kutuplaşma riskini de beraberinde getirebilir. Biz ise farklılıklarımızı yok saymadan, insan olmanın ortak paydasında buluşmayı tercih ediyoruz. Çünkü güvenin olduğu yerde diyalog, diyaloğun olduğu yerde anlayış, anlayışın olduğu yerde ise toplumsal dayanışma güçlenir.
Benim hayalim hiçbir zaman büyük kalabalıklar oluşturmak olmadı. Hayalim; birbirine umut veren, birlikte öğrenen, birlikte üreten ve birbirinin yarasına merhem olabilen insanların çoğalmasıydı. Eğer Uyanış, tek bir insanın bile hayata yeniden güvenle bakmasına, kendini yalnız hissetmemesine ve toplumla yeniden güçlü bir bağ kurmasına vesile oluyorsa, amacına ulaşmış demektir. Çünkü inanıyorum ki daha güçlü bir toplum, önce birbirine güvenen insanların yüreğinde inşa edilir.
Sağlam Milli ve Toplumsal Gelecek: Bilinçli Kadın ve Bilimsel Aile Modeli
Toplumu dönüştürmenin ve güçlendirmenin yolunun kadının ve ailenin bilinçlenmesinden geçtiğine inanıyorsunuz. Özgün vizyonunuzda yer alan, "Evlilik öncesi bilimsel temelli aile eğitimi" modelinizin ve aileyi koruyan yasal/toplumsal hazırlık süreçlerinin güçlü bir toplum inşasındaki o sarsılmaz rolünü sizden dinleyebilir miyiz?
Bütün bu çalışmaların temelinde yıllardır beni düşündüren bir inanç var: Bir toplumu gerçekten değiştirmek ve güçlendirmek istiyorsanız, işe önce bireyin, özellikle de kadının güçlenmesiyle başlamalısınız.
Eğitimli ve bilinçli bir kadın yalnızca kendi yaşamını değiştirmez; ailesini, çocuklarını ve içinde yaşadığı toplumu da dönüştürür. Kendini geliştiren her birey, zamanla çevresine de ışık olmaya başlar.
Bu yüzden hiçbir zaman “Bir kişi ne yapabilir?” diye düşünmedim. Biliyorum ki bazen tek bir insanın attığı küçük bir adım, yıllar sonra büyük değişimlerin başlangıcı olabilir. Toprağa bırakılan tek bir tohumun zamanla koca bir ormana dönüşmesi gibi…
İşte bu düşünce beni aile kurumunun önemini daha derinden sorgulamaya yöneltti.
Sağlam bireyler sağlıklı aileleri, sağlıklı aileler ise güçlü toplumları oluşturur. Bu nedenle uzun yıllardır en büyük hayallerimden biri, evlilik öncesi eğitim ve aile yaşamına hazırlık konusunda bilimsel temellere dayanan bir eğitim modeli geliştirebilmektir.
Bana göre evlilik, yalnızca iki insanın hayatını birleştirmesi değil; aynı zamanda iletişim, empati, sorumluluk ve ortak yaşam becerileri gerektiren önemli bir yaşam yolculuğudur. Nasıl ki bir aracı kullanabilmek için eğitim almak gerekiyorsa, aile kurmanın da belirli bir hazırlık sürecini hak ettiğine inanıyorum.
Bu düşüncemi hayata geçirebilmek için bireysel olarak elimden gelen çabayı göstermeye çalışıyorum. Ancak ülkemizin büyüklüğü ve toplum üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu konunun yalnızca bireysel girişimlerle sınırlı kalmaması gerektiğine inanıyorum. Asıl kalıcı ve yaygın etkinin, evlilik öncesi eğitim ve hazırlık süreçlerinin yasal bir çerçeveye kavuşturulması ve ilgili kamu kurumları tarafından desteklenmesiyle sağlanabileceğini düşünüyorum. Böyle bir yaklaşımın daha bilinçli ailelerin kurulmasına, sağlıklı ilişkilerin güçlenmesine ve uzun vadede toplumsal refaha önemli katkılar sunacağına inanıyorum.
Belki bugün bu düşünce birçok kişiye idealist gelebilir. Ancak biliyorum ki bütün büyük değişimler önce bir fikirle, sonra bir hayalle başlar. Ben de gittiğim her platformda bu hayalin tohumlarını ekmeye devam ediyorum.
Oynanan Sınırları Aşan Küresel Bir Diyalog: ATIIC Vizyonu
Uluslararası bir bilim insanının davetiyle başlayan ve bugün American Turkish International & Intercultural Council (ATIIC) bünyesinde Yaşam Boyu Öğrenme Koordinatörü, yazar ve Yayın Kurulu Üyesi olarak sürdürdüğünüz o küresel vizyonunuz var. Kültürlerarası anlayış, bilimsel bilgi paylaşımı ve uluslararası öğrenme ekosistemi üzerinden insanlığa hizmet etmenin heyecanını bize nasıl tarif edersiniz?
Daha önce de belirttiğim gibi, hayalimi ülkemizde gerçekleştirmek için çalışırken hayat bana bu hayali çok daha geniş kitlelerle paylaşabileceğim değerli bir kapı açtı.
Bu yolculuğun en anlamlı dönüm noktalarından biri, değerli hocam Dr. Yasemin Aldemir Thomas ile tanışmam oldu.
Dünyanın öbür ucunda, yıllarca Hawaii Adaları’nda yaşamış, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren; buna rağmen doğduğu topraklarla bağını hiç koparmayan, bilgisini, deneyimini ve emeğini ülkesine ve insanlığa hizmet için büyük bir özveriyle paylaşan bir bilim insanının beni fark ederek bu yolculuğa davet etmesi benim için büyük bir onur ve ilham kaynağı oldu.
Onun yaşam boyu öğrenmeye, bilimsel üretime, kültürlerarası diyaloğa ve toplumsal faydaya dayanan vizyonu, benim yıllardır inandığım değerlerle güçlü bir şekilde örtüştü. Bu davet sayesinde bugün American Turkish International & Intercultural Council (ATIIC) bünyesinde Yaşam Boyu Öğrenme Koordinatörü, yazar ve Yayın Kurulu Üyesi olarak çalışmalarımı sürdürüyorum.
American Turkish International & Intercultural Council (ATIIC); bilimsel bilgi paylaşımını, yaşam boyu öğrenmeyi, kültürlerarası anlayışı ve uluslararası iş birliklerini destekleyen bağımsız bir sivil toplum girişimidir. Eğitimden sağlığa, psikolojiden sanata, sosyal bilimlerden kültürel çalışmalara kadar farklı disiplinlerden insanları ortak insanî değerler etrafında buluşturmayı amaçlamaktadır.
Önümüzdeki dönemde en önemli hedeflerimizden biri; aileyi toplumun temel yapı taşı olarak gören bir anlayışla evlilik ve aile yaşamına hazırlık eğitimleri, yaşam becerileri programları ve aile yaşamına yönelik farkındalık çalışmalarını yaygınlaştırmaktır. Köklü ve sağlıklı toplumsal dönüşümler; ancak öz farkındalığı yüksek, etkili iletişim kurabilen ve yaşam boyu öğrenmeyi ilke edinmiş bireylerin kuracağı sağlam aile yapılarıyla mümkündür.
ATIIC olarak hedefimiz yalnızca bilgi paylaşan bir topluluk olmak değil; insanların birbirinden öğrendiği, birlikte ürettiği, birbirine ilham verdiği ve toplumsal iyi oluşa katkı sunduğu uluslararası bir öğrenme, dayanışma ve iş birliği ekosistemi oluşturmaktır.
Bu uluslararası oluşumun bir parçası olmak, benim için yalnızca yeni bir görev değil; yıllardır hayalini kurduğum “öğrendikçe paylaşmak, paylaştıkça çoğalmak ve insanlara umut olabilmek” yolculuğunun da en anlamlı adımlarından biri oldu.
Hayallerin Son Kullanma Tarihi Yoktur: Sonrası Bahar
Son olarak; "Benim hikâyem geç kalmış bir hikâye değil, sadece yeniden başlamayı seçmiş bir kadının hikâyesi..." diyen kavi bir müellif olarak; Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın hayallerini ertelemek zorunda kalmış tüm kadınlarımıza, gençlerimize ve yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai "Sonrası Bahar" mesajınız ne olur?
Bugün, bütün bu yolculuğa geriye dönüp baktığımda görüyorum ki çocukluk hayallerim aslında hiçbir zaman kaybolmamış; sadece gerçekleşmek için doğru zamanı beklemiş.
Öğretmen olamasam da öğrenmeye, öğrendiklerimi paylaşmaya ve insanların hayatına dokunmaya devam ediyorum. Şimdilik resme ara vermiş olsam da en büyük gayretim; insanların yaşamına umut, farkındalık ve cesaret katabilmek.
İnanıyorum ki bilgi paylaşıldıkça çoğalır, iyilik paylaşıldıkça büyür ve insan, başka insanların hayatına dokunabildiği ölçüde gerçek anlamda iz bırakır.
Bugün anlattığım hikâye yalnızca bana ait bir yaşam öyküsü değil; yeniden başlamanın, vazgeçmemenin ve umudu korumanın mümkün olduğuna dair bir inancın hikâyesidir.
Hayatta herkes farklı zorluklarla karşılaşabilir. Önemli olan, o zorlukların bizi durdurmasına izin vermemektir. Özellikle eğitim fırsatı bulamamış, hayallerini ertelemek zorunda kalmış kadınlara ve gençlere tek bir şey söylemek istiyorum:
Hayallerin bir son kullanma tarihi yoktur.
Ben yeniden başlayabildiysem, başkaları da başlayabilir. Gerçek değişim kalabalıklarla değil, tek bir insanın attığı cesur adımla başlar.
Benim hikâyem geç kalmış bir hikâye değil.
Sadece yeniden başlamayı seçmiş bir kadının hikâyesi…
Ve inanıyorum ki en güzel başlangıçlar, çoğu zaman vazgeçtiğimizi sandığımız yerde başlar.
Belki de geride bırakacağımız en değerli miras, dokunduğumuz hayatlardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocukluğunda yarım kalan eğitim meşalesini 45 yaşında yakarak Sosyoloji ve sanatla harmanlayan, kurduğu bağımsız "Uyanış" topluluğuyla gönüllü dayanışmayı büyüten ve uluslararası öğrenme platformlarında (ATIIC) aileyi ve insanı merkeze alan Değerli Sosyolog Sibel Korkmaz'ın o hasbi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; tuvaldeki rengin sadakatinde, 45 yaşındaki o asil direnişte, bir kadının toplum için yaktığı umut meşalesinde ve hayatın her çetin imtihanında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca... Sonrası Bahar.